YUMRUĞUNU SIK

MUSTAFA/ANKARA

Her şeyiyle bizim olan bedenimiz -yani üretim ilişkileri bağlamında hizmet ve emek yaratma gücümüz- üzerinde var olan baskılar ve bunlara karşı koyma isteğimiz ona ne kadar sahip olduğumuzun bir ölçütü olmalıdır. Peki eşcinseller bedenlerine ne kadar sahip?

Öncelikle bedenin kendine özgü arzulama düzleminin varlığının kabulüyle işe başlandığı için yarışta geç start almış oluyoruz. Belki bazılarımız istemedikleri halde başka kulvarlarda bu yarışı devam ettiriyor. Halbuki üstünde tepine tepine hüküm sürdüğümüz bedenimizin bize ait bir alan ve varoluşumuzun biricik nesnesi olduğunu kavramak ilk işimiz olmalıdır. Öte yandan var olan toplumsal ilişkiler onu pazarda alınıp satılabilen bir metaya dünüştürmüş durumdadır ki bu yabancılaşmanın diğer boyutudur.

Sonrasında hayal kurmak geliyor ya da az buçuk kurulan hayaller için eyleme geçmek. Evet biliyoruz tüm insanlar aynı dertten muzdaripler. Hepsi gerçekleşmeyen hayallerin kalıntıları. Ama biz eşcinseller bu coğrafyada hayal kurmaya yeni yeni başlıyoruz ve biliyoruz ki çoğu hayalimiz gerçekleşmeyecek. Yine de biz inatla gerçekliği değiştireceğiz. Çünkü bizim gerçekliğimiz genel çoğunluğa teğet bile geçmiyor ve bu gerçekliği yüksek sesle söyleme cesaretimiz var artık. Bu bile ortalama beğeniye bir şamar olacaktır. Yani kabul ettireceğiz: biz varız ve aşık oluyoruz.

‘Ben kaos istiyorum’ demek biz eşcinselleri önceden belirlenmiş ve kendimizi bize hiç sorulmadan içinde bulduğumuz toplumsal normlar içine sokmaya çalışan, her seferinde göstere göstere düzen her yerdeki kurumların alaşağı edilmesi için yeterli koşul değildir. Fakat bir şeye başlamak için de önce istemek gerektiğini biliyoruz. Burjuva ve orta sınıf ideolojisinin bir ürünü olan bu kurumlar hemen hemen tüm insan beyinlerini törpüleyip yok etmiştir. Öyle ki kendi cinsinden birinden hoşlanıyor olmak anlaşılır bir şey değildir. Seksüel nesneye getirilen kısıtlamaların insan pratiğini tahrip ettiği apaçıktır. Sonuçta yaratılan insan kendine düşmandır. Bu sonuç kendini var eden koşulların toptan yok edilmesi için gerekli zihin açıklığını da bizlere veriyor. Yapacağımız sadece düşmanı kendi bedeninin dışında aramak ve bulduğunda da yoketmektir. Tanrılar affedebilir ama ben…

Eşcinsellerin onur mücadelesi beğenelim ya da beğenmeyelim ilerliyor. Ayırdında olunması gereken önümüze atılan kemiklerle yetinmemek hatta kemikciyi öldürmektir. Bir kaç ülke dışında eşcinsel ilişki biçimi bildik kapitalist mülkiyet devamlılığı yasaları (evlilik) tarafından kabul edilmemiştir. Bu durum o ülke vatandaşı eşcinseller için bir kazanım olarak görülebilir. Bu noktada kapitalist normalleşmeye karşı çıkmalı ve bu türden ikiyüzlülüklere o çok iğrendikleri kıçımızı göstermeliyiz. Ey siz kokuşmuş düzen süprüntüleri, kaos istiyoruz çünkü eşcinseliz. Kadınlık ve erkeklik dayatmaları değil tam gaz aşk!

Bireysel keşifler ve yaşanan deneyimler yaratacığımız kollektif havuzda birikmeli ve bu havuzda eyleme geçen gücün kinetik enerjisi bizden yaşamı çalan güçlere korku salmalı. ‘Bir hilkat garibesi olarak görülen ben aşağılanma, şiddete maruz kalma korkusuyla arzulamaktan men edildim. Kimliğim herkes tarafından ayaklar altına alındı; hiç ses çıkarmadım, çıkaramadım ta ki mücadeleyi seçene kadar.’ cümleleri ile özetlenen yaşamı boşa çıkarmamalıyız. Artık değiştirme sırası geldi. Gizlenmek hiç bir acıyı dindirmedi, dindirmeyecek de. Acı çekmekten korkmamalı, tersine üstüne üstüne yürümeli, onu alt etmeliyim. Ve ancak böyle güçlü olabilirim. Eşcinsel acı nedir ki benim için; hepsi hepsi uygarlığın yarattığı acının ‘normal’ çoğunlukta olmayan bana düşen payı…

Dünya kapitalizmi globalleşme, küreselleşme teraneleriyle dolu dizgin ilerliyor. Dönemsel krizlerin onu yok etmediğini tersine daha da güçlendirdiğine şahit oluyoruz. Yani canavar krizlerden bile güç alıyor. Sermaye birikimi adına insan emeğinin talan edilmesi ve aşırı üretim çılgınlığı artık her şeyiyle bizi esir etmek üzeredir. Geriye kalan sadece dirençli insan ruhlarıdır. Sisteme karşı onun giremeyeceği ruhlar yaratmalıyız. Bu da ancak sıfırlanmış bir kapalılık ve dayanışma ile olacaktır. Bireysel çıkışlarımızı bir zenginleştirici unsur olarak görmeli, sonuna kadar yok etmek için istenç dolu olmalıyız.

Kaos eşcinselleri ezilmişliklerinin kapitalizmin yenilmesi ile ortadan kalkacağına inanmamalı. Savaşmak için her an ve her yerde hazır olmalı çünkü düzen ve otorite sapkınları elleri silahlı bekliyor olacaklardır. Bizimse en büyük silahımız istemek ve isteklerimizi gerçekleştirmek için gözü kara kavgaya atılmaktır.

 

Herkesin bir serüveni var. Eşcinsel olan bizlerin serüveni kıstırılmışlıkla başladı, birlikte özgürlük arayışı ile sürmeli.

Kaos İste , Kaos İçin Savaş! Heeeeyyt Güm!!!

POLİTİK OLARAK GAY LEZBİYEN KİMLİĞİ

 

OLGA S. HÜNLER/ANKARA

...

Heteroseksüellik normal değil sadece yaygın. Hetero toplum yaptığımız tek şeyin, birbirimizin ağzına kamışlarımızı sokmak olduğunu sanıyordu. Oysa o kamışları ağmıza almadan önce, düşüncelerimizi deneyimlerimizi paylaşıyorduk. Hetero toplumun bizim varlığımızdan korkuya kapılması da bundandı, bizim bedenlerimiz yaşayan bedenlerdi. Bizi reddetmeleri ve bizden nefret etmeleri, bizim yasam biçimlerimizden korkmalarından kaynaklanıyordu.....

Derek JARMAN

 

Siz hiç bir kadın vücudunu sevdiniz mi

Siz hiç bir erkek vücudunu sevdiniz mi

W.WITHMAN

 

GAY LEZBİYEN KİMLİĞİN ORTAYA ÇIKIŞI

 

Eşcinsel politik tarih kadar eski, Antik Yunan’dan, Doğu masallarından öğrendiklerimiz kesin tarihler veremesek de bizi yüzlerce yıl geriye götürüyor.Gay-lezbiyen olmak politik bir vaat mi sorusuna verilecek cevap evet, çünkü gay bizatihi politik bir terim. O zaman homoseksüeller ne zaman gay oldular sorusuna verilecek cevap “hasta günahkar, zayıf olduklarını reddedip, ikinci sınıf yurttaş olmaya karşı örgütlendikleri, alt kültürlerini yarattıkları ve en önemlisi coming out’larını yaptıkları zaman” olmalıdır.

Gay-lezbiyen hareketlerinin kökeni kapitalizmin gelişmesi ve insanların kentlere yerleşmelerine dayanıyor. Değişen üretim ilişkilerinin kamusal alanı da dönüştürmesi ve geleneksel aile tanımının, kadın, erkek rollerinin değişmesi gay lezbiyen hareketlerinin de temelini atıyor. Ama modern anlamda bir hareket ve biraraya gelme 1950’ lere denk geliyor. Gay barların açılması eşcinselleri biraraya getiriyor ve karşılıklı dayanışma, beraberlik duygularını da geliştiriyordu. Eşcinseller dünyada birtek olmadıklarını anlamışlardı. McCarthy hükümetinin başlattığı cadı avı yüzünden eşcinsellerin işlerinden atılmaları, beklentinin tersine insanları cinsel kimliklerinden vazgeçiremedi, tersine örgütlenmeler artmaya başladı, gay olmak politik olarak tanımlanan bir kimlik haline gelmeye başladı.(1)

Stonewall olayıyla (gayler ve polisler arasında çıkan çatışma iki gece sürmüş ve 400 polis bira şişeleriyle yaralanmıştı) berager gay ve lezbiyenler sembolik de olsa kurbanlıklarını sona erdirmişlerdi.

1960’larda birçok lezbiyen, savaş karşıtı ya da sivil haklar hareketlerine katıldılar, bazılarıysa hippi komünlerinde yaşadılar. Yine de bu dönemde heteroseksüellik kabul edilebilir tek cinsellikti. Altmışların sonuna doğru feminizmin -belki de- yeniden doğuşuyla lezbiyen kadınlar “kişisel olan politiktir” sloganıyla duygusal/cinsel kimliklerini politik olarak tanımladılar. Kadın özgürlüğü heteroseksüel, biseksüel, lezbiyen, aseksüel bütün seçimlerin aynı değerde olduğu söylemini geliştiriyordu. Ama yine de lezbiyenler coming out sürecini tamamlamanın politik bir beyan olduğunu, çünkü lezbiyenler üzerindeki baskının ve yok sayılmanın çok az feministin cinsel kimliğini ortaya koymasına atfediyorlardı. Lezbiyenlerin feminist harekete katılmalarıyla daha önce kadının ezilmişlik nedeni olarak gördükleri tarihsel, politik sosyal erkek egemenliği, heteroseksist egemenliğe doğru evrildi.

1970’lere kadar gay erkek cinselliği iki yönelim içeriyordu. Birincisi tamamıyla homoseksüel ve kendini kapitalist toplum normlarından farklı ve uzakta gören; ikincisi erkeklerle ilişkileri olsa da kendini heteroseksüel olarak tanımlayan, genellikle evli erkek rolüydü. Birinci grubun dominant kimlikleri efeminelikdi, ikinci grup ise yaşamını seksüel aktivitelerle organize etmedigi için sapkın ya da farklı bir cinsel kimlikleri yoktu, özellikle burjuvazi eşcinsel pratiği yıllarca kimliksiz olarak yaşamıştı.(2)

(1)(2)Coming on strong

 

Ayrımcılığın özellikle kadınlar için daha yoğun uygulanması lezbiyen kadınlar arasında da gruplaşmalara yol açıyor. Her sınıf, ırk ve yaştan lezbiyen olsa da alt ekonomik sınıftaki kadınların her konuda olduğu gibi coming out yapma süreçleri de burjuvaziye göre çok daha sancılı geçiyor. Hele Türkiye gibi her anlamda ayrımcılığın yoğun olduğu bir ülkede- ki kadının kurtuluşu erkeğe bu kadar endekslenmişken ve kadının sınıflar arası hareketliliğin en önemli değişkeni evlilikken- lezbiyen kadınlardan coming out beklemek birçok zaman açık bir safdillik olur.

Eşcinselliğin kaotik doğası gereği ve eşcinsel olmanın bireysel bir deneyim alanı olduğu iddiası, eşcinselliğin kendini her zaman klasik sol perspektifte tanımlamasını engellediyse de Marxism gay lezbiyen hareketini büyük ölçüde etkilemiştir. Bu etki birinci olarak devrimci retorik ikinci olarak ta aktivistlerin kendilerini gay olarak tanımlamaktan çekinmemeleriydi. Elbette ikinci durum Türkiye’de geçerli olamadı. Türk solu da en az muhafazakar kanat kadar erkek egemen söylemi ve ahlak anlayışını benimsedi. Böylece yarattığı erkek imgesinin dışına çıkamadı. Uzun bir zaman cinselliği dışlayan, yok sayan, bireysel bir mahremiyet alanına kaydıran sosyalistlerin eşcinselliği kabul etmeleri, dahası kendilerini gay lezbiyen olarak tanımlamaları mümkün değildi.

 

...

Bebekliğimizden itibaren oynamayı öğrendiğimiz roller, bir travestinin kaba komedisinden daha dogal değildir.

Germaine Greer

 

CİNSELLİĞİ SORGULAMAK

 

Kinsey’in 1948’de yayınladığı araştırmasına göre Amerikan erkeklerinin ancak %50’si tamamıyla heteroseksüeldi, araştırmanın sonuçları toplumsal bir şok yaratmıştı. Normal bilimi psikolojinin klinik literatüründe hala fetişizm, röntgencilik, transvestilik, şehvet, nefomani gibi bir psikoseksüel rahatsızlık diye tanımlandığı eşcinsellik, Amerikan erkekleri arasında %18’di. Eşcinsel sayısı artarken, giderek politik bir çehre kazanıyor, “cinsellik kavranabilen, sorgulanabilen, geliştirilebilen”(1) bir kamusal çehre kazanıyordu.

Yine Kinsey’in araştırmaları gay kadın ve erkeklerin “ilişki” geliştirmekte en az heteroseksüeller kadar başarılı olduğunu gösteriyordu. Çünkü kurgulanmış, tanımlanmış ve neredeyse kemikleşmiş evlilik kurallarının olmadığı ve partnerler arası görece bir eşitliğin sağlandığı şartlarda ilişki kurmaları gerekiyordu.

Modern öncesi dönemde livata yasaklı bir edimken bireyin niteliği ve davranış modeli değildi. Ancak 19. yy’da eşcinsellik bir kimlik, geçmiş ve yaşam biçimi olmaya başladı. Foucault’ya göre “işgücünü ve aile şeklini yeniden üretebilen bir cinsellik türüne düzenleyici bir rol verme zamanı geldiğini, önceden hoşgörülen tüm bu şeylerin dikkat çekmeye ve aşağı görünmeye başlandığını düşünmek gerek... İktidar ile sex ve haz arasındaki ilişkiler marjinal cinselliklerin ayrıştırılması, yoğunlaştırılması ve pekiştirilmesi yoluyla dal budak sarıp çoğaldılar, davranış tarzlarına nüfuz edip gövdenin ölçütü haline geldiler” (2)

(1) Mahremiyetin Dönüşümü, Giddens

(2) Cinselliğin Tarihi, Michel Foucault

 

Foucault’ya göre cinsellik hakkında bilgi birikimi aslında bir günah çıkarmaydı ve iki taraf için de etik bir çerçeve içinde algılanıyordu. Tövbe olarak günah çıkarma, sorgulama olarak günah çıkarmaya dönüşerek “öznenin kendi cinselliği hakkında bir hakikat söylemi üretmeye teşvik edildiği”(1) bir işlemler dizgesine çevriliyordu (2).

Cinselliğin bu denli tanımlanması, modern kurumların inşasında rol oynayan bir parçası oluşu aynı zamanda devletin tenler üzerinde kurduğu iktidar ve denetleme sistematiği bir beden sistematiğini ve bioiktidarı da gümndeme getirdi. Psikoloji ve Psikoanaliz literatürü Freud’dan bu yana cinselliği bir endişe kaynağı olarak tanımladı ve kadın erkek rollerini, normlarını belirledi. Kadının cinsel uyarılması, hele de bir başka kadın dolayımıyla uyarılması normal dışıydı. Çünkü bu erkeğe atfedilmiş bir roldü ve bunun altında yatansa kadının cinsel etkinliğini kontrol altına almaktı.

Sadece sosyal yaşam değil, doğa ve doğaya dair herşeyin toplumsal bir sistematikle yeniden inşaası -örneğin üremenin ve buna bağlı olarak heteroseksüel aktivitenin yeniden sorgulanması, doğum kontrolü, evliliğin yeniden tanımlanması cinsel çeşitliliğin göreceli olarak daha kabul edilebilir bir “kavram” olmasına yolaçtı.

Evliliğe, özellikle kadın için atfedilen özgürleşme, özerklik elde etme paradoksu, doğumu ile beraber kadına toplumsal olarak yüklenen evlilik kurguları, evlilik içi rol kodlamaları, çocukluktan başlayan oyunların ve oyuncakların ayrışması, dahası üretime katılamayan kadının sınıfsal hareketliliğinin tek koşulu olan evlilik, çoğu zaman bilnçsizce, kadını tamamıyla atıl bir hale getiriyor. Bu nedenlerle ki eşcinsel pratiğin çokça yaşandığı Doğu ülkelerinde gay-lezbiyen olmak çok daha politik bir söylemdir. Çocuklar, kadınlar ve hatta erkekler arasında yaşanan pratik dillendirildiğinde ortaya çıkan dehşet kamusal alanın cinselliği- kısmen heteroseksüel aktiviteyi dışarıda tutarak- yeniden yapılandıramadığını gösteriyor.

(1) Confession of the Flesh, Michel Foucault

(2) Mahremiyetin Dönüşümü, Giddens

…

In my grandmother’s Japan

There was no word for lesbian

That came with the Western’s,

Their black suits and white skin

The Coucasion dichotomy-

Light and dark

Male and female

Religion and sex

Thelma Seto

 

İKİLİ AZINLIKLAR VE MÜSLÜMAN DOĞU

 

Müslüman toplumların 1968’deki Tanca Kolonisi, 1001 Gece Masalları ile pekişen “eşcinsel cenneti” oldukları düşünün yıkılması ve geride bıraktığı hayal kırıklığı Amerikan sosyal bilimcileri için Doğu’yu bir araştırma alanı haline getirdi. 1980’de Boswell’in meşhur “Christianity Social Tolerance and Homoseksüality” sinde İslamiyet’in eşcinselliğe bakışının olumlu olduğunu savunur. Bu noktada eşcinsel pratikte gay lezbiyen kimliklerinin ayrıştırılması gerek. Doğu toplumlarında erkek, kadın, çocuk, hadım, travesti,... diğerlerinin katı çizgiler ile birbirlerinden ayrılması, erkeğin sosyal, politik, dinsel ve ekonomik üstünlüğü ile kurulu toplumsal yapı erkeğe “içe girmenin hak, üstte olmanın görev” olduğu bir rol veriyor. Özellikle Ortadoğu’da genç oğlanlar kadınlar gibi etkilenmeye hazır, aciz yaratıklar olarak adlandırılıyor. Aktif erkek (Arapça’da verici) eğer evli ve çocuklu ise herşey daha kolaydır, pasif oğlan (Arapça’da alıcı, kullanılan- zamel: Bunlar yaşları 7-15 arası oğlan çocukları idi) ise zaten bunu seks için yapmıyordur. Armağanlar, iyilikler, para açıklayıcı nedendir ve önemli olan yapılan şeyden “zevk almamaktır”. Zaten 16 yaşından sonra “zamel”liği bırakan oğlan evlenir, çocukları olur ve UNUTUR. Unutmak erkek erkeğe cinselliğin anahtar sözcüğüdür.

Evliliğin sosyal ve ticari bir kurum oluşu, kadının idealleştirilmiş bir nesne olarak hem istenir, hem de korkulur kılar. Ayrıca bekaret çok katı bir tabudur ve arzu vajinadan anüse yönlendirilmiştir. Turistler için de değişen bir şey yoktur. Ayrıca bir turisti “becermek” kapitalizmi, gücü ve Batı’yı becermekle eşanlamlıdır. Doğu kapitalizmden intikamını böyle alır.

Mastürbasyonun -içe girme ediminin olmayışı yüzünden- erkekçe sayılmayışı, arzuyu yine genç erkeklere yönlendirir. Bu nasılsa unutulabilecek bir şeydir. Fas’ta pasif erkeklere verilen ad bile bunu çarpıcı olarak gösterir: Hiç erkekler. Aktif erkek için bir yokluktan hatırlanabilecek hiçbir şey yoktur.

Amerika’da yaşayan Asyalıların cinsellikleri üzerine yazılmış bir kaynakta gay-lesbiyenlerin kendi özyaşam öykülerinden birinde yirmili yaşlarında bir gay anne ve babasıyla tartışıyordu. Babası, biz senden nefret etmiyoruz diyordu, oysa eşcinsellikten nefret ediyorlardı, oğullarından nefret etmiyorlardı ve oğulları eşcinseldi. Bu -sadece Amerikalı azınlıklara özgü olmasa gerek- paradoks yıllardır üretilip duruyor. Bir yönüyle insanların kendilerini tanımlarken sınıf, ırk, biyolojik cinsiyet kimliklerinin yanında gay-lezbiyen kimliklerini de kullanmalarının önlenmesinin yollarından biri, diğer yönüyle ise tamamıyla yok saymanın hatta hiç olmamış gibi yapmanın bir yolu. Bu paradoksun bir başka açılımı da azınlıkların Sodomi’yi beyazlara beyazlarınsa azınlıklara özgü bir hastalık diye yorumlamaları. Birçok genç Asyalı gay-lezbiyen çözümü etnik ve kültürel geçmişlerini yadsıyarak buluyor ve paradoks sürüp gidiyor.

 

...

Keşfedilir birgün tençekimi de...

Küçük İskender

 

GAY PORNOGRAFİ

 

Cinselliğin alınır satılır bir nesne, bir rant alanı haline gelmesi, gay pornolarının da inanılmaz satış rakamlarına ulaşmasına yol açıyor. Elbette yine Amerika’da çok sayıda gay-porno dergisi her seçim için çeşitlenerek satışını arttırıyor. 90’larda görüntü değiştiren erkek eşcinsel kimlik efemine görüntüsünden daha maço bir imaja doğru kayıyor. Erkek eşcinselliği ve heteroseksüelliği ve ürettikleri kültürel objeler kaçınılmaz bir şekilde birbirleri ile ilintili, hatta aynı şeyin iki yüzü gibi. Gay pornolardaki asker, maço, köle, sahip göndermeleri patriarchy’nin sadece ufak belirtileridir. İki kimlikte tali bile olsa kaçınılmaz olanı kadınlar üzerinde negatif etkili çünkü pornografi iki kimlik için de kadının üzerinde bir cinselliği işaret ediyor.

Aynı kurgu heteroseksüel porno dergileri için de geçerli. Playmen’in Aralık ‘87 sayısı lezbiyen kadınlara ayrılmıştı. Bir kadın yerine daha çok kadından öte bir şey ifade etmiyen bu kurmaca cinsellik aslında erkeğin her an dahil olabileceği ama hep superior olduğu bir cinselliği işaret ediyordu.

 

...

Şimdi sıra sende

İmge olma oğlum insan ol

Sol kaşını kazıt ilk önce

Birkaç uçuruma takıl

Çükünü göster birkaç kişiye rahatla

...Murathan Mungan

 

PAZARDA GAY OLMAK

 

Şu an kapitalist ülkelerde gaylar ve lezbiyenler çok büyük bir pazar yaratmaktalar. “İbneyiz, buradayız, alışverişe gidiyoruz”. Bu slogan Amerika’lı eşcinsellerin varoluşlarını meşrulaştırmak için en az heteroseksüeller kadar tüketebileceklerini kanıtlamak, şirinliği elden bırakmamak için Gay Pride yürüyüşünde kullanılmıştı. Kaos GL dergisinden Yeşim çok daha çarpıcı örnekler vermiştir yazısında: Virgin Havayolları’nın Out Dergisindeki reklam spotu “Aileniz sizi kabul etmeyebilir ama Virgin Havayolları ediyor”, “Olivia Tatil Köyleri lezbiyenler için kuruluyor-Kadınları sevmenin norm olduğu bir yer düşünün”. Gay tüketicinin eğitim seviyesi ve gelir düzeyinin heteroseksüel Amerika’lılarla kıyaslandığında çok yüksek olması, bu pazarın kurulmasında birincil derecede önemli. Yani durup dururken alışverişe gittiklerinin altını çizmiyor bu insanlar. Paramız var, meşruyuz demenin bir yolu da bu olsa gerek.

Aynı yazı çoğumuzun gözünden “çeşitli nedenlerle” kaçan bir reklamdan bahsediyor: Abla-kardeş mutfakta oturuyorlar, çocuk muzip bir ifade ile ablasına ‘O gelecek di mi’ diyor. İkinci bölümde beklenen misafir geliyor, ama herkesin beklediği gibi kızın erkek arkadaşı değil, uzun sarı saçlı genç bir kadın. Yeşim kritik soruyu soruyor: Lezbiyenler artık Luna mı yiyeceğiz?

Kapitalizmin muhalif hareketleri susturmak için kullandığı strateji onları yaşam pratikleri içinde meşrulaştırıp pasifize etmek. Daha önce kadın hareketleri, Anarşizm, Sosyalizm için kurduğu düzenek -Che kadranlı Swatch saatler, son birkaç yıldır patlayan 68 ruhu, Woodstock efsanesi, ...- şimdi gay-lezbiyenler için işliyor. Senaryo ne çok yeni, ne çok karmaşık.

Eşcinsel örgütlenmelerin ortaya çıktıkları ilk dönemlerde cinsellikle biraraya gelmiş topluluklar olarak görüldüler. Bu düşünce hala etkisini sürdürüyor ve gay-lezbiyen grupları sınıf, millet, sadakat gibi kavramların dışında tutulup, apolitik bir çerçeveye oturtuluyor. Bugünkü hareketler de buradan ayrışmaya başlıyor. Türkiye’li gay-lezbiyen örgütlerde de aynı handikap yaşanıyor. Lambda’cıların gelecek tasarımları, pembe yatak-odaları, özgür sex vaadlerinde kalırken, Kaos grubu kendini politik olarak ta tanımlıyor (son birkaç sayıda kantarın topuzu kaçsa da).

1959 Devrimi’nden sonra Küba’da Devrim Komitesi gay-lezbiyenleri karşı-devrimcilikle suçladı ve kentsoylu eşcinsellerin çoğu (Yeraltı dünyası patronları, işletmecileri ve bazı emekçileri) Miami’ye kaçmaya çalıştılar. Küçük-burjuva ve işçi sınıfı eşcinselleri ise kendilerini devrime entegre etmeye çalıştılarsa da, Devrim Komitesi topyekün bir temizlik yapmaya kararlıydı. Belki de sınıf bilinci ve eşcinsel kimliğin ilk kez biraraya getirilme şansı da cinselliğin topluma karşı bir görevi yerine getirmek olduğunu savunan Sosyalist Parti’nin kamusal alanda tek geçerli söz sahibi oluşu ve entellektüellerin tepkisizliği, sessizliği yüzünden yitiriliyordu.

Genel olarak etkin bir gay-lezbiyen hareketinin olmayışının asal nedeninin sistemi sorgulayacak ve cinsiyetçilik karşıtı politikalar üretebilecek bir söylem geleneğinden yoksunluk olduğunu düşünüyorum. İkincil nedenler ise eşcinselliğin eşcinseller arasında algılanışı ile ilgili; eşcinselliğin kapalı bir kutu içinde kimseye çaktırmadan olup biten bir şey gibi yaşanmasa, kimliklerini saklayarak bireysel imtiyazlarını ve saygınlıklarını yitirmekten korktukları için heteroseksist ve homofobik politikalar karşısında sessiz kalmayı tercih etmeleri.

İlk dönemlerde eşcinsellerin biraraya gelip örgütlenmek bilinçlenmek için kullandıkları bar ve cafelerin işlevlerini yitirip, tam tersi bir rolü -hareketi pasifize etmek, apolitik bir alana çekmek, bireye indirgemek- yerine getirmesi Türkiye’li eşcinseller için önemli bir problemdir. Zaten politika yapmak yeterince sevilmezken, cinsel politika sadece dergi çevreleri gibi dar bir alana hapsoluyor. Kaos GL’nin “eşcinsel gettoları değil, sokağı istiyoruz” sloganı tam da böyle bir sıkıntıyı dile getirirken, atıllığından sıyrılıp eşcinsel hareketi sokağa yani yaşama taşımıyor. Eşcinsel hareket hala geleceğe dair bir tasarım sahibi değil.

 

 

 

KAYNAKLAR

 

1. Asian-Amerikan Seksüalities, Russel Leong

2. The Politics and Poetics of Camp, Moe Meyer

3. Coming on Strong, Simon Shepherd ve Mick Wallis

4. The Gay and Lesbian Liberation Movement, Roger S. Gottlieb

5. Modernliğin Sıkıntıları, Charles Tylor

6. Mahremiyetin Dönüşümü, Anthony Giddens

7. Müslüman Toplumlarda Erkekler Arası Cinsellik ve Erotizm, Arno Schmitth ve Jehoeda Safer

8. Cinselliğin Tarihi, Michel Foucault

9. Kaos GL

GL KİTAPLIĞI

 

100 Gay, Paul Russell, Milliyet yayınları, Ağustos 1997.

Bu kitap, dünyaca tanınmış eşcinsel insanların yaşamlarını didikleyen, yatak odalarını araştıran, ünlüler hakkında dedikodu malzemesi arayan bir yapıt değildir. "100 Gay"i yazmadan önce yayımladığı "Tuz Noktası" (The Salt Point), "Hayat Oğlanları" (Boys of Life) ve "Sessizlik Denizi" (Sea of Tranquility) adlı romanlarıyla tanınan ve eleştirmenlerden övgüler alan Paul Russell, şimdilerde, eşcinsellik çalışmaları üzerine dersler verdiği Vassar College’da öğretim üyeliği görevini yürütüyor. Paul Russell bu yeni yapıtıyla, 2400 yıllık insanlık tarihini ilk çağlardan günümüze kadar tarayarak, eşcinsel yaşamın genel bir krokisini çıkarıyor. Başka bir deyişle, tarihteki ünlü eşcinselleri teşhis etmekten çok, listesine aldığı yüz kişinin eşcinsel kültüre katkılarını araştırıyor. Yazar, Socrates’ten Sappho’ya, Michelangelo’dan Lonardo da Vinci’ye, Büyük İskender’den Shakespeare’e, Oscar Wilde’dan Rock Hudson’a, Madonna’ya kadar bu insanların her birinin, hem genelde tarihi nasıl etkiledikleri, hem de özelde gay/lezbiyen kimliğini nasıl etkiledikleri konusunda ölçümler, değerlendirmeler yapıyor. Sansürsüz ve subjektif olan bu değerlendirmeler nedeniyle, ele aldığı kadın ve erkeklerin yaşamlarını yeniden keşfediyor; dahası, onların biyografilerine, bastırılmış cinselliklerinin öyküsünü ekliyor. Bunu yaparken de olabildiğince belgeci bir tutumla çalışmayı tercih ediyor Russell.

 

Eşcinsel Dahiler, Thomas Cowan, tümzamanlaryayıncılık,

Çeviren; Kağan Yazıcıoğlu

 

“Heteroseksüel egemenlik koşullarında eşcinsel tercihler yapan ve bunu yaşayıp savunan kişiler ayrıksı olmanın bedellerini de öderler. Onların varlıkları hep tehdit altındadır. Eşsiz yetenekleriyle harikalar yaratarak bu tehdidi savuşturanların yaşantıları da eserleri kadar ilgiye değer.

 

Dünyamızı zenginleştiren 40 eşcinsel dahinin yaşam hikayelerinden oluşan bu kitapta, (eş)cinsel tercihlerin ifade bulduğu yaşantılardan çarpıcı kesitler yanında, yaşantıların geçtiği tarihsel anların, mekanların ve ortamların canlı, akıcı ve güçlü bir birikime dayanan anlatımlarını bulacaksınız.

 

Platon’dan Wittgenstein’a, Sappho’dan Wirginia Woolf’a, Büyük İskender’den Keynes’e uzanan kişisel bir tarih de denebilir buna. Hem de felsefe, askerlik, şiir, roman, resim, heykel, sinema, tiyatro, müzik ve eleştiri sanatlarını da içine alan bir tarih.

 

Yenilikler ve devrimler, ne türden olursa olsun bir egemenliğe karşı verilen savaşla ortaya çıkmışlardır. Özgürlük tanımları, sınırlarda dolaşan insanların eylemleriyle değişir, genişler. Ama zaten tarih dediğimiz şey onların eylemlerinden oluşmaz mı?”

LuGat

A

aktif-pasif karşıtlığı Antik Yunan ve Roma’da cinsellik üzerine söylem, cinsel edimlerde bulunan insanları, ilişkiye girenlerin kadın-erkek ya da heteroseksüel-eşcinsel olmalarından hareketle değil de, "yapan" ve "yapılan" bağlamında sınıflandırırdı. Yapan aktif erkek, yapılansa ya bir kadın ya da genç bir erkek olmak durumundaydı. Başka bir deyişle, aktif-pasif ikiliği "düzen" ve "düzülen" ikiliğine denk düşüyordu. İlişkide aktif olan, gerçekten haz alan kişi olarak görülürdü; pasif tarafınsa, yalnızca aktif erkeğin arzusunun bir nesnesi olarak katlanmak zorunda olan kişi rolünü oynadığı düşünülürdü. Modern heteroseksüel edimlerde, erkeğin aktif, kadının da pasif olarak tanımlanması, Batı uygarlığındaki kökü antik Yunan ve Roma’ya kadar giden bu geleneğin bir uzantısıdır. Tutkusuz ve maruz kalan durumundaki kadının sırtüstü uzanıp bacaklarını açtığı, erkeğin de arzusunu gerçekleştirdiği "misyoner pozisyonu" da aktif-pasif ikiliğinin en geleneksel ve yaygın cinsel birleşme pozisyonudur. Özellikle 1968 sonrası feminist hareket(ler)in etkisiyle bu tip klişeleşmiş roller sorgulanmaya başlanmıştır. Yine de gay ve lezbiyenlere sık sık sorulan sorulardan biri de "aktif misin, pasif mi?" şeklindeki cansıkıcı sorudur. Genellikle de bunun değişebilen bir durum olabileceği ya da yatakta olup bitenin günlük hayattaki rol dağılımını açıklayamayacağı ya da aktif-pasif ikiliğinin ötesinde bir cinsel ve duygusal yaşamın da kurulabileceği gibi yanıtlar da, bu tip soruları soran insanlar için pek ikna edici değildir. 1968 sonrasında uzunca bir süre aktif-pasif ikiliğine, geleneksel heteroseksüel rol modellerini yeniden ürettiği için gay ve lezbiyenler tarfından kuşkuyla bakılmıştır.

 

B

bahçe (the garden) İngiliz yönetmen Derek Jarman’ın 1990 yılında çektiği film. Gay bir çift tutuklanır. İnanılmaz bir katran ve tüy seansıyla sonuçlanan bir işkenceden geçerler. Meryem süzülerek gelip gitmektedir. Gay çift, kendini çarmıhta bulur. İsa, bir nükleer santralin yakınındaki elektrik hatlarının altında yürür… İsa’nın hayatından bölümleri de etkileyici bir biçimde betimleyen "Bahçe", Kilisenin eşcinselliğe karşı tavrını ve AİDS salgınına tepkisini ana tema olarak işliyor.

 

C

cinsellik "Bugün cinsellikten bir şey öğrenemiyoruz, çünkü öğrenmek cinselliği benliğin dışına yerleştirmeyi gerektirir. Bunun yerine, durmaksızın ve düşkırıklığı içinde cinsel organlarımız aracılığıyla kendimizi arıyoruz biz." Richard Sennett

M

Milk, Harvey Gay aktivist. Kore’de savaştığı ve öğretmenlik yaptığı yıllardan sonra sevgilisiyle Manhattan’da güvenli, orta sınıf bir hayat yaşamaya başladı. 1960’ların sonlarına doğru yeni sevgilisinin de etkisiyle Milk’in sosyal ve politik tutuculuğu değişmeye başladı. O dönemde hippi oldu ve San Francisco’da eşcinsellerin taşınmasıyla hızla bir gettoya dönüşen Castro Sokağı’na taşındı. 1973’de San Francisco müfettişliği için adaylığını koydu. Otuz iki aday arasında onuncu oldu. Bu, eşcinselliği kamuoyunda bilinen ve hippi olan bir aday sözkonusu olduğu için oldukça önemli bir sonuçtu. Castro’da yerel bir örgüt kurdu. 1976’da belediye başkanı George Moscone, Milk’i, İzin Başvuruları Kurulu’na atadı. Böylece Milk ülkenin ilk bariz eşcinsel yüksek memuru oldu. 1977’de San Francisco’nun Beşinci Bölgesi’nden müfettiş olarak seçimi kazandı. Birleşik Devletler’de ilk kez, herhangi bir büyük kentte, açıkça eşcinsel olan bir aday seçimi kazanıyordu. Onun baskısı altında, Kent Meclisi, eşcinsel hakları yasası çıkardı. Milk eyalet senatörü John Briggs’in desteklediği "6. Teklif"e karşı mücadele verdi. Yasa genel anlamda şöyle diyordu: "Okul çocuklarına ve/veya diğer okul çalışanlarına, doğrudan yönelik veya dikkatlerini çekecek özellikte, özel veya halka açık şekilde, eşcinsel etkinliği savunan, empoze eden, teşvik eden veya reklamını yapan her öğretmen suçlu bulunacak ve işten atılacak." Milk’in kampanyaları sonucunda yasa teklifi yenilgiyi uğratıldı. 27 Kasım 1978’de Harvey Milk ve Belediye Başkanı Moscone, eşcinsellik konusunda uzun zamandan beri Milk’le çatışan, "aile değerleri"nin savunucusu, Müfettiş Dan White tarafından öldürüldü. Duruşmanın sonunda jüri tahammüden adam öldürme kararı verdi. White, yedi yıl sekiz aya mahkum oldu. Verilen ceza San Francisco’lu eşcinselleri çılgına çevirdi. Binlerce öfkeli gösterici, Belediye Binası’nı doldurdu. Çıkan ayaklanma sonradan "White Nights" (Beyaz Geceler) olarak tanındı. Birleşik Devletler’de seçim kazanmış ilk açık eşcinsel memur olarak, Milk’in, Amerikan gay ve lezbiyen hakları tarihinin gidişatı üzerindeki etkisi çok derin oldu.

 

Ş

şiir "Yeltenme aşkını söylemeye, aşk ki yaşar dile gelmeden, nasıl eserse bir ince rüzgar sessizce, görünmeden." William Blake

 

X

aşk

"Ona aşığım ben, bir fanteziye, efsaneye ya da kendi yarattığım bir varlığa değil. O. Ben olmayan bir insan. Bir sevgili icat etmekle aşık olmak arasındaki fark. Birincide yalnızca siz varsınız, ikincide ise yalnızca öteki." Jeanette Winterson

 

hazırlayanlar:

devrim & emre

HABERLER

 

EŞCİNSELLERE ‘EŞ HAKKI’

Britanya’da İşçi Partisi Hükümetinin göçmenlik yasasında yaptığı değişiklikle, ülkede yaşayan eşcinsellerin yabancı partnerlerine, yabancı eşlere tanınan oturma hakkı verildi. Aynı haktan evlilik dışı beraberlik içinde olanların birlikte yaşadıkları kişiler de yararlanacak. Britanya Göçmenlik Bakanı Mike O’Brian, insan haklarına aykırı gördükleri bu (önceki) uygulamanın Pazartesi’den itibaren değişeceğini bildirdi.

(12 Ekim 1997, Radikal)

 

KATOLİKLER EŞCİNSELLERİ KABULLENDİ.

Amerikan Katolik Kilisesi, eşcinsel çocukları bulunan ailelerden çocuklarını sevip cinsel tercihlerine saygı göstermelerini istedi. Katolik Piskoposlar Ulusal Konferansı’nın evlilik ve aile komitesi tarafından hazırlanan mektup, çocuklarının eşcinsel olduğunu öğrenen ailelere uzatılan el olarak nitelendi. “Her zaman bizim çocuklarımız: Eşcinsel çocukların ailelerine dini bildiri ve papazlara öneriler” başlığıyla yayınlanan mektupta “eşcinsel kadın ve erkeklerin temel hakları korunmalı ve sayılmalıdır; hepimiz onlara karşı her türlü haksızlığı, baskıyı ve şiddeti ortadan kaldırmaya çalışmalıyız” deniyor. Katolikler, bir yandan eşcinsel eğilimleri kabul ederken, diğer yandan cinsel ilişkinin evlilik çerçevesi altında kadınla erkekler arasında yaşanması konusunda ısrarlı. Piskoposlar eşcinsel eğilimi bir çok etkene dayandığını ve genellikle özgür bir seçimin sözkonusu olmadığını söylüyor. Piskoposlar, eşcinsel eğilimlerin günah olarak değerlendirilmemesi görüşünde. Mektupta rahipler için çeşitli tavsiyeler de var. Rahiplere “her eşcinselin cemaatte hoş karşılanmaya, Tanrının dünyasını tanımaya ve vaaz dinlemeye hakkı vardır” deniyor.

(2 Ekim 1997, Radikal)

 

AIDS TESTİNE 3.850 BAŞVURU

Sağlık Bakanlığı’nın ücretsiz AIDS testine ilgi büyük oldu. Bakanlığın, isteyenlerin ücretsiz HIV testi yaptırabilmelerini sağlamak amacıyla geçen ay 49 ilde açtığı 100 “HIV Tarama ve AIDS Danışma Merkezi”ne 3.850 kişinin başvurduğu bildirildi.

(5 Ekim 1997, Radikal)

 

3 MİLYON ÇOCUK AIDS’li

Dünyada 3 milyon çocuğun AIDS’in pençesinde olduğu, 9 milyon çocuğun annesinin de AIDS’e kurban gittiği belirlendi. Birleşmiş Milletler’in oluşturduğu HIV/AIDS Programı’nın (UNAIDS) 1 yıl süreyle yaptığı çalışma, acı bir gerçeği ortaya koydu. Yalnızca geçen yıl 15 yaşın altında 400 bin çocuk, HIV’le tanıştı.

(1 Ekim 1997, Radikal)

 

BİNBAŞIYA CİNSEL TACİZ DAVASI

Silvan Jandarma Tabur Komutanı Piyade Binbaşı A.A.K., biri teğmen, dördü er toplam 5 askere sarkıntılık ettiği iddiasıyla 7. Kolordu Komutanlığı Askeri Savcılığı’nca tutuklandı. Binbaşı, Müteaddit müteselsil sarkıntılık etmek suçlarından 5 yıl ağır hapis istemiyle askeri mahkemede yargılanacak. Silvan Jandarma Tabur Komutanlığı’ndaki cinsel tciz olayı, Teğmen Z.G. ile taburda görevli erler T.A., H.K., H.Ç. ve M.F.’nin bağlı bulundukları komutanlıklara ve Genelkurmay Başkanlığı’na gönderdikleri şikayet dilekçeleri ile ortaya çıktı. Olayla ilgili başlatılan soruşturma sonucu Binbaşı A.A.K., emrindeki görevlilere sarkıntılık ettiği iddiası ile 7. Kolordu Komutanlığı Askeri Mahkemesi’nce tutuklandı. Askeri savcılık tarafından hazırlanan iddianamede, suç tarihlerinin “Ekim 1996-Haziran 1997” olarak gösterildi.

(3 Ekim 1997, Cumhuriyet)

ALENEN EŞCİNSEL OLANLAR ASKERLİK YAPAMAZ!

COŞKUN/İSTANBUL

 

Askere alma konusunda eşcinsellerle ilgili olarak sadece “alenen eşcinsel olanlar askerlik yapamaz” cümlesi vardır. Kanunda bu cümlenin dışında fazla bir açıklama yok. İlk okunduğunda soğuk ve negatif bir anlam yüklü olduğu düşünülen bu cümle gerçekte, hetero toplum ile eşcinsel toplum arasında uzlaşmayı veya bir dengeyi hedefler. Öyle ki, kanunda bu cümlenin yerine “eşcinseller asker olamaz” ifadesi yer alsaydı, sosyo ekonomik ya da kişisel nedenlerden dolayı mutlaka askere gitmek isteyen eşcinseller için durum ne kadar zor olurdu. Buna karşılk ilgili kanun, “eşcinseller askerlik yapmak zorundadır” şeklinde olsaydı, kişisel nedenlerinden dolayı asker olmak istemeyen eşcinseller de asker olacaktı. But madilik…

 

Bu karmaşık durum “alenen” sihirli sözcüğüyle aşılmıştır. Dikkat edilirse, burada sıfat olarak kullanılan “alenen” (açık-seçik) kelimesinin altı çiziliyor. Yani kanun eşcinsel kimliği değil, hetero toplumla çatışma yaratabilecek çok abartılmış davranış biçimini ya da görselliği reddediyor. Efemine (yumuşak davranışlı, fazla kibar) olmanın yasak olmaması gibi.

 

Kanun “alenen” kelimesinin ölçütlerini de koymadığından, kimin “alenen” eşcinsel olduğuna, kimin olmadığına askeri hastanenin doktoru, psikoloğu karar verir. Doktor, muayene ettiği kişiden alacağı sözlü ve görsel verilerle karara varacağından, eşcinselin muayene esnasında kendisini nasıl ifade edeceği önemlidir. Diğer bir ifadeyle, herhangi bir zorlama olmaksızın kanun eşcinsel bireye, “kendine güveniyorsan ve istiyorsan asker ol, kendinden emin değilsen ve istemiyorsan olma” diyor.

 

Eşcinsel, asker olmak isterse: Kesin kararı vermiş asker olmak isteyen eşcinsel, askerlik şubesinden normal prosedürü takiben asker olur. Bu kişinin efemine olması, kanunen problem değil, sadece arkadaşlarıyla arasında bireysel problemler, sataşmalar (tıpkı okulda ve yurtta olduğu gibi) yaşanabilir. Askerliğini asteğmen olarak yapan bir eşcinselin, askerliği boyunca ve bütün bir bölükte erler tarafından “Fatoş asteğmen” sıfatıyla anılmış oduğu, ama kanunen ya da kişisel hiçbir problem yaşanmadığı söylenir.

 

Ancak askerliğe başlamış eşcinsellerin, istemeleri halinde çürük almaları, çok daha zor ve çetrefillidir. Özellikle eşcinsel erler için abaza erlerle aynı mekanları (hamam, nöbet yeri, koğuş vs.) paylaşmanın zorlukları önceden düşünülmeli ve doğru karar verilmelidir. Asker olacak eşcinselin iradesinin ve ruhsal yapısının sağlam olması, askerliği sevmesi gerekir.

 

Askerlikte cinsel kimlikler değil, cinsel davranışlar yasaktır. Askerlik süresince eşcinsel ilişkiler gibi hetero cinsel ilişkilerin de yasak olduğu unutulmamalıdır. Kaldı ki, kılıfını hazırladıysanız “minareyi” çalmanız da problem olmayacaktır.

 

Eşcinsel, asker olmak istemezse: Bu durumda, “askeri hastaneden muayene olmak istiyorum” şeklinde bir dilekçe yazarsınız. Askerlik şubesinde onaylanan bu dilekçeyle, ilgili askeri hastaneye gidersiniz. Hastanenin danışma bölümünde, psikiyatride muayene olmak istediğinizi söylersiniz. (Doktorunuzun yanına gidene kadar, dilekçeniz dahil, hiç kimseye eşcinselliğinizden söz etmek zorunda değilsiniz. Olursa, meraklı soruları, “sıkıntılarım var” diye geçiştirebilirsiniz). Odaya girip, beyaz önüklü uzman, psikiyatrist doktor ile başbaşa kalınca, artık mahremiyet sözkonusu değildir ve hekiminizin hipokrat yemininin şefkatine sığınarak, dilediğiniz biçimde kendinizi ifade edebilirsiniz. Efemine olmanıza hiç gerek yok, olduğunuz gibi davranarak, gay olduğunuzu, askerlik ortamına uyum sağlayamamaktan korktuğunuzu ve diğer düşüncelerinizi açıklarsınız. Yapacağınız 5-10 dakikalık samimi sohbetin sonucunda doktor, karara varmıştır. Fakat kurula götüreceği dosyada, vermiş olduğu kararı destekleyen bazı donelerin olmasını ister. Bunu temin eden bazı test teknikleri vardır. Bunlar:

 

500 soruluk psikolojik test

Kağıt üzerinde bazı şekillerin yorumlanması

Fiili livata muayenesi. Cerrah tarafından yapılan ve bir kaç dakika süren bu işlemde eldivenli ve vazelinli parmak anüse sokulur. Muayene sonucu pozitif (anal seks yapmıştır) ya da negatif (anal seks yapmamıştır) şeklinde bildirilir.

Diğer bir teknik olarak da fiili livata halinde (anal seks sırasında) veya oral seks anında çekilmiş fotoğraflar istenebilir.

 

Sayısı burada sayılanlardan daha fazla olan tekniklerden doktorunuz, sizden sadece bir kaç test sonucunu isteyebilir. Fotoğraf isteme artık terk edilmiş bir talep olmakla birlikte, eğer istenirse bunu nazikçe red etme hakkınız var. Bu durumda doktorunuz, yukarıdaki tekniklerden bir başkasını seçecektir.

 

Zaten fiili livata (anal ilişki) muayenesinin pozitif sonuç vermesi, eşcinsel davranışınızın ispatı olacaktır. Bu davranışa rağmen “kimliğinizle barışık mısınız?” sorusunun cevabı ise doktorunuzla yaptığınız sohbet sonucunda ortaya çıkmaktadır. Sonucu da genellikle bu iki veri tayin eder.

 

Muayene süresince doktorunuzu savcı olarak değil, avukatınız olarak görmeye çalışın. Onunla barışık ve samimi olun.

 

Bütün bu işlemler 1-2 gün sürer. Sonra kurula girersiniz. Bir kaç dakika sürecek olan ve sadece kimlik tespiti yapılacak olan kuruldan çıktığınızda koridorda derin bir “oh!” çekersiniz. Doktorunuzun yazdığı “psikoseksüel zeminde bozukluk” raporu onaylanmış ve askerliğiniz bir sene ertelenmiştir. İkinci ve üçüncü yıl tekrar edilen muayeneler, sadece doktorla sohbet + kurul şeklinde gerçekleşir, genelde, bir test uygulanmaz. Üçüncü yıl muafiyet (çürük) raporunu alabilirsiniz. Eğer travesti görünümündeyseniz, birinci yıl raporunuzu alıyorsunuz. Bazı askeri hastanelerin (Örneğin: GATA Psikiyatri), çürük alacak kişilerin birkaç gün hastanede tutulması gibi, farklılıkları olabilir. Gerekçe ise, sorumluluğun daha çok hekim tarafından payaşılmasıdır.

 

Gaylere ilk sene çürük raporu verilmeyişi kanunun gereğidir. Bir kaç kez erteleme kararı, cinsel kimlikte düzelme olacağının beklentisi değildir. Burada kanun bireyi düşünmektedir diyebiliriz. Öyle ki, eşcinsel kimliği taşıyıp, travesti görünüm sergilemeyen bireye hemen “çürük” damgası vurmuyor. Çünkü çürük raporu ile bireyin olası sosyal problemlerle yüzleşmesi endişesi var. Bu nedenle onu en az üç yıl çağırarak, her defasında “cinsel kimliğine rağmen askerlik yapabilirsin, hâlâ rapor almak istediğinden emin misin?” diye soruyor. Ama üç yılın asıl gerekçesi, muayenenin farklı doktorlar tarafından yapılıp, verilen raporun sorumluluğunun birden fazla doktor tarafından paylaşılması ve böylece torpil ihtimalinin ortadan kalkmasıdır.

 

Hangi nedenle olursa olsun çürük olan kiţinin sivil hayatta “bir iţe girme” vs. nedenle askerlik ţubesinden isteyeceđi “askerlik durum belgesi”nde, “kiţinin askerliđe elveriţli olmadýğı” yazılır. Ancak bunun gerekçesi belirtilmez. Yani çürük aldığınızı gösteren bu belgeye rağmen eşcinselliğinizi söylemek istemiyorsanız, çürük almanıza organik bir rahatsızlığınızın neden olduğunu söyleyebilirsiniz.

GAYRİ TABİÎ MUKARENET

gay’e efendisiz/ANKARA

 

Ordu, “erkeklik”in, kurumsal militarizmin kalesidir, bilinir. “Ordu” kurumunun, kadınları ve eşcinselleri dışlaması, onların askerlik yapıp, savaşamayacağı anlamına gelmez elbette. Kadınların ve eşcinsellerin dışlanması, erkeklik ideolojisinin bir sonucudur.

 

TBMM Adalet Komisyonu’nda benimsenen bir kanun tasarısıyla “homoseksüel ilişki” kuran askerin TSK ile ilişiğinin kesilmesi benimsenmiş. İlgili maddede “gayri tabii mukarenet” olarak adlandırılan durum komisyon üyelerince anlaşılmayınca, “homoseksüellik” şeklinde değiştirilmiş. Ayrıca yine kabul edilen bir başka madde de “fahişe veya iffetsizliği anlaşılan bir kadınla bilerek evlenen veya böyle bir kadınla yaşayan askeri kişiler ordudan çıkarılır” şeklinde. Genelkurmay temsilcileri, “bir kadının fahişe veya iffetsiz olduğunu nasıl anlayacaksınız” sorusuna ise “polis ve mahkeme kayıtları esas alınıyor, dedikodu üzerine işlem yapılmıyor” şeklinde cevap vermişler. Komisyonda CHP’li Ahmet Güryüz Ketenci’nin “Orduda sadece erkek subaylar yok ki. Kadın subayların evlendiği erkeğin ahlâki durumunda zaaf varsa ne olacak?” sorusu, komisyon tarafından dikkate alınmamış. İki ucu boklu değnek misali komisyonun, burda amacı kadın subayları savunmak değil; “iffetsizlik” dendiğinde otomatikman kadın düşünüldüğünden, erkeğin de iffetsiz olabileceği akla bile gelmiyor. Ha, “homoseksüel” ise o zaman durum başka!

 

KAOS GL’nin 22. Sayısında Zeki Müren’in yaptığı bağış dolayısıyla ordu’ya değinmiştim. Otoritenin neredeyse mutlaklaştırıldığı bir kurum olarak ordu, yalnızca içindekilere değil, dışında kalan insanlara da her zaman bir tehdit oluşturur. Bu tehdit fiili savaşlarda yaşananlarla sınırlı kalmaz. Aslında ordunun karşı olduğu her şey bir kurum olarak kendi içinde vardır. O sadece, kendinden izinsiz yapılana, saptayıp denetleyemediğine karşıdır. İffetsizliğe karşıdır fakat, kadını salt cinsel bir meta olarak görür, tacizden ve tecavüzden geri durmaz. Ordu, kendisinin uygun görmediği bir kadınla bir subay birlikte yaşıyorsa bunu kabul etmez fakat aynı kadını “aç aç”a getirmekte bir sakınca görmez. Bugün Amerikan ordusunda tecavüze, en azından cinsel tacize uğramayan kadın asker kalmamış. Üstelik bütün ordular bunu yapar çünkü bütün ordular “erkek”tir.

 

“Gayri tabii mukarenet” ile ilgili yasayı da anlamış değilim. Zaten şimdiye kadar, eşcinselliğini gizleyerek askere gidenler ve eşcinsel olmadığı halde “askerocağı”nda kendi cinsi ile cinsel ilişkiye girenlerin bu durumları ortaya çıktığında üç yaklaşım sergileniyordu. Bunlar, göz yumma, birliğin (ya da her neyse) adının çıkmaması için görmezden gelme; ilgili kişileri farklı yerlere sürme; ve özellikle kendini eşcinsel olarak gören biriyse rapor verip “terhis etme” şeklindedir. Tahmin edilebileceği gibi bu yaklaşımlardan hangisinin uygulanacağı duruma, yere ve komutanlara göre farklılık gösterir. Yakın zamanda “sapık” bir eşcinsel binbaşı ordudan atılmıştı. Bununla birlikte, o binbaşının yaptığı aptallığı yapmayacak ve de komutanın “özel ricasını” yerine getirecek yeterince asker ve subayın da orduda olduğunu herkes bilir. Ayrıca deneyimli komutanlar, bu konularda genç delikanlı askerlerin fazla üzerlerine gidilmesinin pek de akılcı olmadığını gayet iyi bilirler.

 

Türkiye’de askeri psikiyatri hâlâ (ve sözkonusu madde çıktığına göre bundan böyle de) Amerikan Psikiyatri Birliği’nin DSM II’sini kullanır. Yani askeri psikiyatriye göre eşcinsellik, psiko-seksüel bir patolojidir. Psiko-seksüel bir “bozukluk”u bulunanlar da isteseler de askerliğe alınmazlar. Eğer sonradan ortaya çıkarsa da yine aynı yaklaşım sözkonusudur. Bununla birlikte her zaman ve herkes için rapor ve terhis yaklaşımının uygulanmadığını belirtmiştik. Eğer psiko-seksüel bozukluk “ileri derecede” değilse yani travestilik veya transseksüellik sözkonusu değilse ve de ilgili kişi askerlik yapmak istiyorsa, bunun için askeri psikiyatristi ikna etmesi mümkündür. Askeri psikiyatrist aynı zamanda bir “asker” olup, “askerocağı”nın şartlarını gayet iyi bildiğinden ilgili asker adayına, zorunlu değilse gitmemesinin kendisi için daha iyi olacağı yönünde telkinde de bulunabilir. Tam tersi, “tavır ve davranışında bir problem yok, fahişelik de yapmıyormuşsun, siktiriyorsan siktir, pekâla askerlik yapabilirsin” diyebilecek işgüzar bir askeri psikiyatriste denk gelmek de olası.

 

Ordunun kurumsallığı ve varlık gerekçesinden dolayı, askerliğin bir hak olarak talep edilmesinin, eşcinsellere asimilasyondan başka bir şey kazandırmayacağını düşünüyorum. Amerikalı kardeşlerimizin liberalizme teslim olup, ille de askerlik yapacağız diye tutturmalarının hak ve özgürlükle bir alâkası olduğunu kabul etmiyorum. Türkiye’nin sosyo-kültürel koşullarında, erkek eşcinsellerin askerlik yapmak zorunda kalmaları, elbette anlaşılabilir bir durum. Eşcinsel hareket henüz yolun başında olduğundan, sosyo-kültürel koşullara direnmek tek başına mümkün olmuyor. Bunun sonucu askere gitmeyi rasyonalize etmek olmamalı. Heteroseksüel topluma entegre olmak için ne sosyo-kültürel koşulları ne orduyu sorgulamadan gerekeni yerine getirmek kısa vadede kazanılanı uzun vadede fazlasıyla geri alacaktır.

 

Askerlik ülkemizde başlıbaşına bir tabu. Bu tabuyu genelde vatan-millet-sakarya edebiyatı tamamlar. Heteroseksüel erkekler için durum malumken eşcinsel erkekler için sorun tam bir kıskaç halini alır. İstanbul’dan yazan Coşkun akadaşın yazısı bize geldiğinde KAOS GL’nin 24. Sayısında yayınlanmış olan “Gayri Tabiî Mukarenet” başlıklı yazıyla birlikte yayınlamayı uygun gördük. Eşcinsel erkek okurlarımızı bu konuda yaşadıkları olumlu ve olumsuz tecrübeleri yazıp bize yollamaya çağırıyoruz. Bu tür yazıları bize yollayanlar kendi isimlerini saklı tutabilirler. Ancak kurum adlarının ve olayların tarihlerinin doğru ve tam belirtilmesi daha faydalı olacaktır.

PEK YAKINDA

 

ATİLLA KARAKIŞ/ANKARA

Her ne kadar geçmişteki “sinema sezonu” kavramı değişmiş, artık yaz aylarında da ilk vizyon filmler gösteriliyor olsa da Eylül-Ekim ayları sinemaların yeni bir sezona girdiği aylardır. Yıl içinde gösterime girecek ya da gösterimi beklenen filmler bu aylarda belli olur ve sinemaseverlere tanıtılır. İşte ben de böylesi bir istekle “eşcinsel”liğin kıyısından köşesinden geçen ve bu sezon gösterime girecek filmleri şöyle bir sıralamak amacındaydım.

 

Ancak Antalya film festivalinin büyük ödüllerinden ikisini (en iyi film, en iyi yönetmen) alan “Hamam” filmiyle ilgili çeşitli görüşler ve yine yakınlarda gösterime girecek olan “En İyi Arkadaşımın Düğünü” filminin eşcinsel karakteri oynayan eşcinsel aktörle ilgili haberler yazımın içeriğini değiştiriverdi.

 

Öncelikle nereden başlamalı? Sanırım –madem ki konumuz sinema- içinde eşcinselliğin olduğu filmlerin seyirciye yansımasınından başlamak en iyisi. Filmin eşcinselliği/eşcinsel karakteri nasıl alıp, nasıl yorumladığını şimdilik bir kenara bırakalım. Filmi izleyecek eşcinsellikten bihaber bir heteroseksüel seyirci, filmde nasıl verilmişse öyle kabul edecektir. Eşcinsellik hakkında olumlu/olumsuz önyargıları olanlarınsa film sonunda düşüncelerinde pek bir değişiklik olmayacaktır muhtemelen. Çünkü işine gelmeyen kısımları çok rahatlıkla “alt tarafı bir filmdi” diyerek geçiştirecektir.

 

İçinde eşcinsellik bulunan filmler asıl eşcinseller için önemli. Kendisi dışında eşcinsel tanımayan biri ilk olarak başka eşcinsellerin varlığını görmekten memnun izleyecektir filmi. Gerçi kiminiz, günümüzde kaldı mı böyleleri, diyebilirsiniz ama metropol şehirlerde yaşayıp da “tek başına olan” eşcinseller kesinlikle düşündüğümüzden fazla. Yani değil kendimizi heteroseksüellere anlatmak, eşcinseller olarak birbirimize bile ulaşmakta güçlük çekiyoruz. Bu noktada ister istemez filmlerin insanlara ulaşma gücü karşısında eşcinselliğin kıyısından köşesinden de olsa “iyi” olarak işlendiği filmler sevindiriyor insanı. Sevinmek ne kelime, filmde 3 saniyeliğine bir eşcinsel göründüğünü okusak filmi önemsiyor, görmeye koşuyoruz. Ve bir süre sonra filmlerdeki eşcinsel karakterin sadece bizi sinemaya çekmesi dışında bir anlam kalmıyor.

 

Neden böyle oluyor? Aslında sorunun yanıtı oldukça basit. Sinema günümüzde yedinci sanatlıktan çok ticaret halini almıştır. İnsanlar anlatacakları, başkalarıyla paylaşmak istedikleri şeyleri olduğu için değil, sadece para kazanmak için film yapmayı tercih ediyor. Artık özgünlük bile çok ender rastlanılan bir şey. Belirli reçetelerin uygulandığı, birbirinin aynı flmler çekiliyor. Mümkün olan en büyük hasılatı elde etmek için de filmler iyice cilalanıyor. Bir filmde yer alan eşcinsellik genellikle seyircinin değişik tipler görmesi, eşcinsellerin de sırf eşcinsel karakter dolayısıyla filmlerine koşması anlamına geliyor. Seyirciyi çekmenin dışında da klasik bir senaryoyu, kahramanlarını eşcinsel yaparak değiştirdiğinizde ya değişik bir film yapmış oluyorsunuz ya da “cesur”. Ve eşcinsel seyirci olarak eşcinselliğiniz üzerinde oynanan bu oyunları farkettiğinizde de yukarıda bahsettiğim gibi filmler anlamsızlaşıyor. Peki eşcinselliğin gayet dürüstçe işlendiği ve sunulduğu filmler yok mu? Elbette var. Ama bunların sayıca oldukça düşük olduğunu görüyoruz. Konu iyi işlenmiş bile olsa dürüstlük yine bir çok film için tartışılabilir. Bir kaç yıl öncesinden hatırlanabilecek “Düş Gezginleri” ve ardından da “Gece, Melek ve Bizim Çocuklar” filmlerinin yönetmeni Atıf Yılmaz’ın bu filmleri ne amaçla yapmış olabileceğini düşünüyorsunuz. Türk sinemasının sinema salonlarına hasret kaldığı bir dönemde her iki filmin de vizyona girmiş olması yeterli yanıtı verecektir sanırım. Hayır, Atıf Yılmaz’la bir sorunum yok benim, bazı filmlerinin çok iyi filmler olduğunu da söylemeliyim. Ancak tam da “Düş Gezginleri” filminin vizyonda olduğu sıralar bir söyleşisi yayınlanan, birlikte yaşadığı Deniz Türkali’nin “Atıf gibi katıksız bir heteroseksüelin nasıl böyle bir film yaptığını anlamaması”, yani eşcinsellik konusunda söyleyecek bir sözü olmayan birinin yaptığı film ne derece dürüst olabilir? Filmin lezbiyenlik üzerine değil de klasik heteroseksüel aile ilişkilerine benzeyen iki kadının birlikteliği ile kahramanların iki kadın olduğu bir “yürütülemeyen ilişkiler” filmi olması da Türkali’nin sözlerinde açıklık kazanıyor sanırım.

 

Tabi bir de gerçek heteroseksistler tarafından yapılan ve eşcinselleri ve eşcinselliği kötülemeye yönelik filmler var ki bunlardan bahsetmeyeceğim bile. Başta da belirttiğim gibi son günlerde haklarında bolca laf edilen ve yakında gösterime girecek olan filmlerden hareketle sinemada eşcinsellik’i biraz irdelemeye çalışacağım. Çeşitli filmleri ve Türk Sineması’nda eşcinselliği detaylı bir şekilde irdeleme isteğimi sonraki sayılara bırakıyor ve pek yakında –ki Hamam filmi 24 Ekim’de gösterime giriyor- izleme şansı(?)na kavuşacağımız filmlerin bize yansımalarına geçiyorum.

 

Öncelikle her iki filmi de henüz görmediğim için bu filmlerde eşcinselliğin nasıl işlendiği ve algılandığını, eşcinsel karakterlerin ne derece başarılı irdelendiğini bilemiyorum. Bunlarla ilgili bir yazıya da rastlamadım. Zaten hiç bir zaman rastlamak da mümkün olmuyor. Çünkü bütün yazılarda eleştirmenler/eleştirenler bu filmde neden böyle bir karaktere ihtiyaç duyulduğu, neden filmde eşcinselliğin olduğu üzerine takılıp kalıyorlar. Eşcinsel olduğu bilinen eleştirmenler bile bir filmdeki eşcinsel karakterden bahsederken en yumuşağından “sapmış” sözcüğünü kullanıyorlar. Filmi çok mu beğendiler; filme övgüler düzüyorlar, ama filmdeki eşcinselliğin de zaten önemsenmemesi gereken bir yan olduğunu vurguluyorlar.

 

Yönetmenler mi? Yönetmenlerin çoğu da filmlerini bir şekilde pazarlamış olmanın mutluluğu ile filmlerinin asla “eşcinsel filmi” olmadığını, filmin aslında “….-eşcinsellik dışında her türlü şey olabilir burada-“ filmi olduğunu söylüyorlar. Ancak eşcinsel seyircilerinden mahrum kalmamak için de ekliyorlar; “onlar da insan”. Teşekkürler yahu!

 

Ve “Hamam” filmi! Bir festivalde böyle bir filme (“böyle”den kastedileni anladınız sanırım) nasıl olur da ödül verilir? Hayır, bir de bu film yurtdışında nasıl bir Türk imajı yaratacak düşünsenize… Türk hamamlarının adı da g(k)ötüye çıkacak. Oysa ki Türk hamamı denince bulvar gazetelerinde sık sık görülen kadınlı erkekli turistlerin birilikte göbek taşında mutlu ve mesut poz verdikleri yerler akla gelmeliydi. Tabiiki bunlar beklenen tepkiler. Filmi beğenenlerin oldukça fazla olduğu göze çarpıyor. Ama nedense mümkün olduğunca filmdeki eşcinsellik sadece “anılıyor”. Elbette yönetmenle yapılan söyleşilerde bu konu mutlaka soruluyor; “Filme yönelik eşcinsel suçlamaları için ne söylersiniz?” (Radikal, Erkan Aktuğ). Neyseki yönetmenimiz Ferzan Özpetek de raconu iyi biliyor: “Türk altta kalır mı?, şeklinde anlam veremediğim suçlamalarla karşılaşıyorum. Eşcinsellik diye bir kavram tanımıyorum. Cinselliğin sınırı olmaz diye düşünüyorum. Şu anda bir erkeğe de aşık olabilirim, bir kadına da.” Belki de gerçekten samimi ve art niyeti olmayan sözlerdir bunlar. Ama ne var ki ben kötü niyetli okuyorum ve “Tarkan” sendromu hissediyorum bu sözlerde. Hani ilk yıllarda “hayır, ben eşcinsel değilim” ısrarlarını artık imaj gereği “hem erkek hem kadınım” diyerek değiştirmekte ya… “Demek ki piyasa günümüzde her iki cinse yatkın ve yakın olanı tercih ediyor, piyasadan pay almalıyım” kaygısı hissediyorum. Ve yanılmayı umuyorum. Yanılmalıyım ki filmlerde “eşcinsellik” özel olarak değil, hayatın bütününde varolduğu için yer almalı artık. Her filmde olmasa da; marjinallikle, uçlarda gezinen şekilde yer almadan filmlerde görünmeli.

 

Diğer filmde ise (En İyi Arkadaşımın Düğünü) eşcinsel karakteri oynayan Rupert Everett’in gerçek hayatında da bir eşcinsel olması bayağı ilgilendirdi insanları. Hoş, Hollywood yıldızlarının özel hayatı her zaman ilgi odağı olmuştur ama bu sefer iş daha ilgi çekiciydi. Coming-out’unu yapmış yıldızlar her zaman oluyordu ama son dönemde böylesine popüler biri olup da eşcinselliği açık olan birine rastlanmamıştı doğrusu. Bu film, yaptığı hasılatla ve Julia Roberts’ın “muhteşem geri dönüşü”yle de sürekli gündemdeydi ama “eşcinsellik” hepsinden fazla ilgi çekti.

 

Eşcinsel olan ve bunu açıklamış bulunan yıldızların popülaritesi ne yazık ki pek uzun sürmüyor. Yoğun ilgi gösterenler, yıldızın hayatını iyice didikledikten sonra büyü bozuluyor. Bu arada en sık sorulan sorulardan biri eşcinsel bir oyuncunun eşcinsel olmayan bir karakteri canlandırdığı takdirde seyirciler tarafından inandırıcı bulunup bulunmayacağı üzerinedir. Ne tuhaftır ki heteroseksüel oyuncuların canlandırdığı eşcinsel karakterler çoğunlukla onlara bir ödül getirir. Ancak “eşcinsel misiniz?, Eşcinsel ilişkiye hiç girdiniz mi?, Eşcinsellere nasıl bakarsınız?” sorularını da beraberinde getireceği için bir çok heteroseksüel oyuncu ödül alma şansına rağmen bu tür rolleri reddeder. Böyle rolleri oynayanların çoğu da film çekimi esnasında “öpüşme, sevişme” sahnelerinde nasıl zorlandığını, nasıl rahatsız olduğunu anlatmak zorunda hisseder kendini. Sinema aşkı, ne dersiniz?…

 

Evet, bakalım, pek yakında göreceğiz. Bu iki filmi ve elbette başka filmlerde eşcinselliğin sinemada yer alışını. Şimdilik sadece rahatsızlık duymadan, “beğenerek” izlemek umudunu taşımaktan başka ne yapılabilir…

YATAK ODALARI VE DİĞERLERİ

 

murat yalçınkaya/ankara

 

Bir polemik yazısı için seçilebilecek en kötü başlıklardan birinin bu olduğu düşünülebilir ve benim gibi niye iki eşcinsel biraraya geldiğinde konuştukları sadece cinsellik etrafında gelişiyor diye sorup sorup sıkıntıdan patlayanları şaşırtabilir. Ben de bu durumda kendi kendime gelin güvey olma pozisyonunda başlattığım yazıyı aynı minvalde sürdürüp, bu savlara itirazlarımı sıralayabilirim: Öncelikle bilinen anlamıyla bir polemik yazısı yazmak istemiyorum. Polemiğin çok da hayırlı bir şey olmadığını, bugüne kadar yaşadıklarımdan okuduklarımdan,çok şükür, öğrendim. Farklı düşünen iki insanın yanyana geldiklerinde birbirlerini anlama istemlerinin olmadığını, birinin diğerini hiç önemsemeyip, kendi kurdukları dizgenin biricik doğruya işaret ettiğini anlatmanın en meşru yolunun polemikler olduğunu düşünüyorum. Ayrıldığımız ve birleştiğimiz noktaların açıkça ortaya konarak "birlikte" birşeyler üretilebilen bir mecraya gidişin farklı bir iletişim kaynağı yaratmaktan geçtiğini ve bunu yaratmak için de her iki tarafın da istekli olması gerektiğini düşünüyorum. Ezcümle, bu yazı karşı çıktıgı düşünceleri yargılamak, yoksaymak gibi bir dertle değil, sözü edilen düşünceleri anlamak ve onların sahibiyle iletişerek okuyucularla birlikte yeni sorular sormak amacıyla yazılıyor. Ayrıca, cinsellik meselesini konuşmaya başladığımızda niye hala yatak odalarından çıkamadığdımızı da anlayamadığım içindir ki yazının başlığının böyle olmasını tercih ettim. Kaos GL grubundan ya da kendi arkadaş çevremdeki insanlarla konuşurken en çok rahatsız olduğum şeylerden biri de bu çünkü. Yatak odaları orda, yalıtılmış, içinde yaşananlarla gizli kapaklı ve sır vermezken, evin diğer odaları sanki orada olanlarla ilgisizmiş gibi algılanıyor çoğunlukla. Oysa ki çok harc-ı alem bir bilgidir, evlerimizin ve sokaklarımızın her bir köşesinde aynı ilişki biçimlerini aynı dinamiklerle üretiyor oluşumuz…Bunu söylüyorum çünkü, bu yazının yazılmasına "esin kaynağı" olan Kaos GL’nin Eylül sayısında çıkan Gay’e Efendisiz imzalı "Kapaklar" yazısının sonunda deniliyor ki: "Kaos GL, bir ticari dergi ya da bir ortaokul duvar gazetesi olmayıp, Diyarbakır’dan İstanbul’a Türkiye’li eşcinsellerin yazı ve ürünleriyle ortaya çıkan bir dergidir. Ve (burası önemli) yatak odalarına hapsolmak istemiyen eşcinseller tarafından çıkarılmaktadır." Bu sözlere tek başlarına ele alındıklarında hiçbir itirazım yok. Elbette yatak odalarına hapsolmak istemiyoruz. Evimizin ve sokaklarımızın her yerinde yaşamak, kendimizi oldurmak, ilişkiler kurmak istiyoruz. İyi de,tam bunların altına sere serpe uzanmış bir erkeğin çıplak fotoğrafını koymak ne anlama geliyor? Sizce de ortada ironik bir durum söz konusu değil mi? Fotoğrafın amacının fotoğrafı "görende" şehvet uyandırmak olduğu, cinsel mesajlarla yüklü bakışlarıyla oğlanın objektifi ve sayfayı deldiği ortada. Peki yatak odalarına hapsolmak istemiyenlerin dergisi olan Kaos GL, her yazarının hayatlarında durdukları yerlerden gündelik hayat pratiklerini tartıştıkları, bu pratikleri dönüştürme taleplerinin ortaya konduğu yazıların yayınlandığı bir dergiyken, porno dergilerin işlevini de üstlenmek zorunda mıdır?

Bir yandan bedenlerimiz, cinselliğimiz, bunlarla ilgili tercihlerimiz ve bunlarla örtüşen yaşamın diğer alanlarındaki pratiklerimizi sorgulayacağız, tartışacağız, taş üstünde taş bırakmayacağız; öte yandan da bu yazıları okuduktan hemen sonra çıplak oğlanın vücudunda gözlerimizi kaydırıp şehvetten tutuşacağız. Okuyuculardan istenenin bu olduğunu sanıyorum ve yanılıyor da olabilirim. Bir yanlış anlamayı da önlemek isterim. Arkadaşlar, bırakın cinselliği yaşamayı, bunlar hakkında tartışalım konuşalım, sonra tek başımızayken bile hiçbir şey yapmayalım demiyorum. Evlerimizin diğer odalarında konuşup tartıştıklarımızla, yatak odalarımızda yaşananlar arasındaki uçurumu yok edelim istiyorum sadece. Bu ve bunun gibi fotoğrafların, bedenin iktidarca denetim altına alınmasıyla ilişkili olduğunun kuşku götürmediğini düşünüyorum. Ayrıca bu tür fotoğrafların arzu nesnesi olan bedenlerinin,iktidarın tahakküm politikaları kodlarına da cuk oturduğunu biliyoruz. Burda, Foucault’dan bir alıntı yaparak bu bahsi şimdilk kapatabiliriz gibi geliyor bana Bedenin denetim altına alınması ve beden bilinci, ancak bedenin iktidar tarafından ele geçirilmesiyle kazanılmıştır:Jimnastik, askeri talimler, kas geliştirme, çıplaklık, güzel bedenlere övgüler düzülmesi… Tüm bunlar, iktidarın sağlıklı bedenler üzerinde çocukların ya da askerlerin bedenleri üzerinde yürüttüğü aralıksız, inatçı ve titiz çalışma sonucu, bireysel bedenin arzulanır bulunmasını hedefleyen bir çizgi üzerinde yer alır. (M.Foucault, Dostluğa Dair, s.24). ……. Gay’e Efendisiz "Kapaklar" başlıklı yazısında, Haziran’dan bu yana Kaos GL grubunu bir hayli karıştıran ve aramızdan kimi arkadaşların da ayrılmasına neden olan tartışmalı süreçte kendisine ve kendi düzenlediği kapaklara ilişkin yöneltilen eleştirilere yanıt veriyor. Tabi burada okuyucuya yapılmış açık bir haksızlık sözkonusu. Okuyucu tartışma sürecinden habersiz. Gay’e’yi ve kapakları eleştirenlerin neler söylediklerini, bunları nelere dayandırdıklarını da bilmiyor. Hiçbir şekilde dergiye yansımamış olan bu tartışmalara yanıt vermenin amacının "baskın, baskın yapanındır" anlayışından kaynaklanıp kaynaklanmadığını kendi adıma çok merak ediyorum. Bu tartışma sürecine katılmış biri olarak, eleştirilerimi bu kez yazmayı ve "Kapaklar" yazısında yansıtıldığı gibi gerçeklere gözümü kapattığımdan, snob olduğumdan, sadece dedikodu yaptığım için tartışmalı kapaklara ve dergide kullanılan söyleme ve tavırlara karşı olmadığımı açıklamak istiyorum. Alınganlık da değil bu. Zaten Gay’e Efendisiz ne isim veriyor ne de bir grubu işaret ediyor yazısında. Onun gibi düşünmeyenler sözkonusu sadece ve onların arasında ben de varım.

Yazı boyunca "tipik bir Kaos GL kapağı" sözü tekrarlanıp duruyor. Kanımca, bu "tipik Kaos GL kapakları"nın en tipik örneği de Mayıs sayısının kapağı. Kapak bağırıyor: "Titre Sapık Sistem Eşcinseller Geliyor!" Bununla da yetinmiyor, diyor ki: "Ne Hasta Ne Sapık- Eşcinseliz, Maskeleri attık Yüzyüzeyiz." Şimdi, bu söylemde sizleri rahatsız eden şeyler yok mu? Benim için birçok rahatsız edici öğeyi barındırıyor bu iki cümle/slogan. Öncelikle bu cümleler/sloganlar 80 öncesi sol örgütlerden ödünç alınmış ve durumun özgül şartlarına uyarlanmış gibiler. Ki bu cümlelerin/sloganların sahibi kendini sosyalistlerden ayrı tutmak için elinden geleni yapıp, kendini özgürlükçü olarak, anarşist olarak tanımlar. Bu durumda ideolojik bir birliktelikten söz etmek olanaksızlaşıyor. Sadece kullanılan söylem aynı, ki bu da benim tezimi doğruluyor. Tezim şu: İdeolojiyi Özcan Özbilge’nin yazdıklarından hareketle dilsel bir dizge olarak düşündüğümüzde, bu dilin sözcüklerinin, bizi çevreleyen gerçekliğin birtakım resimlerinden oluştuğunu söyleyebiliriz: "İdeoloji dili bilgi dilinden farklı olarak, gerçekliğin resimlerini yaratırken, algılanan gerçekliği, bu gerçekliğin kendisi için anlamlandırmaz, bunun yerine, kurgulanmış ve yüceltilmiş bir ön-anlamı algılanan gerçeklikte arar ve bulur." ("Dilin İktidarı ve Boyuneğmişliği", Birikim, Sayı 76, 23). Her ideolojinin temsilcileri de yücelterek kurguladıkları gerçekleri, en sıkıştırılmış haliyle sloganlarında ifade ederler. Bu sloganlar öylesine toptancı bir bakış açısı sergilerler ki, ifade edilmelerinden hemen öncesinde yanyana duran (durduklarını sanan) kişiler arasında uçurumlar açtığı gibi (bunu Gay’e de ifade ediyor, 1 Mayıs yürüyüşüne katılanların kapağa tepkilerini anlamadığını söylüyor.) zaten birlikte hareket etme sürecine katılmamış olan diğer bireyleri de kilometrelerce uzağa savuruyor. Ayrıca bu söylem içkin olarak iktidarın tüm özelliklerini de sergiliyor. İktidarın tüm birörnekleştirme çabalarını da yansıtıyor bu söylem. Farklı hayatların özel koşullarında, farklı gerçeklikleri yaşayan geniş insan yığınlarının algıladıkları nesnel dünya bu ideolojik biçimlerin sağnağı altında birörnekleştirme işlemine maruz kalıyor ve benzeşiyorlar.

Burda sormam gereken -bence çok önemli olan- bir soru var: Hani biz kendi hayatlarımızı dönüştürmek, iktidarın tüm baskılarına rağmen onu parçalayarak özgürleşmek için biraraya gelmiştik? Hani devrimi önce kendi içimizde, bireyler bazında gerçekleştirip, ilişkilerimizi dolaysız olarak kuracaktık? Ve elbette hani bunları yapabilmek için de hiyerarşiyi ve tahakkümü dışlayan, özgür ve eşitlikçi bir söylemi ve eşcinsel kültürünü kuracaktık? Sizce tüm bunların kapaktaki cümleler/sloganlarla açılan yoldan gerçekleşebilme olasılığı var mı?

Gelelim Gay’e’nin kapağa tepki duyanlara yönelttiği suçlamaya:. Diyor ki "Bir kapak bahanesiyle sloganın bahane olup çoğunluk eşcinselin toplumla ve gerçeklerle yüzleşmeye hazır olmadığını görmek üzücüydü" İçimden ne alakası var diye sormak geçiyor bu satırları okuduğumda. Kurgulanmış gerçekliğin tahakkümü altında ne söylerseniz söyleyin yaptığınız boş bir çaba olarak kalıyor galiba. Kendisini ideolojik olarak var eden bir özne karşısında şu alıntıyı yapmayı kendime görev biliyorum:

Aydının (Gay’e Efendisiz olarak okuyunuz-m.y.) kendini dile dökmesi kolaydır, zira kimliğini dilsel bir dizgenin kurallarına göre oluşturmaktadır. Bu özne eğer, kendinden bir sorun olarak söz ediyorsa, "biz" adını alır ve kendinin dışındakileri (diğerlerini) de kendine dahil eder. Bu yalancı çoğalma evresinde öznenin benliğine ethos maskesini takınmış pragma hakimdir. Aydınlar, benliklerinde geliştirdikleri bu işleyimsel yöntem sayesindedir ki, kendilerini kolayca halk, ulus, insanlık gibi adlar vererek soyutladıkları kitlelerin yerine koyup , onlar adına konuşabilme hakkını kullanırlar. Bu evrede modern aydın kendini kötü hissettiğinde, sözgelimi ulusun durumu da kötüdür. Tersine olarak kitlelerin yazgılarında ortaya çıkabilecek olumlu gelişmeleri de aydın kendi mücadelelerinin sonuçları olarak görmekte gecikmez. Öte yandan, kendini ideolojik olarak var eden bu öznenin sözkonusu ettiği sorun, kendisiyle değil de, onun dışındakilerle (diğerleriyle) ilintiliyse soruna dışarıdan bir bakışla yaklaşacaktır. (A.g.y., 24).

-Alıntıdan yorulan okuyuculara müjde, yazının bitmesine az kaldı.-

Haziran’da yaşanan tartışmalı sürecin sonunda, Haziran sayısı kapağını slogana dayalı söylemi eleştiren arkadaşlar hazırladılar. Bu sayının kapağına ilişkin Gay’e’nin düşünceleri ilginç: "…Çıplak kadınlar suda şakalaşıyorlar. Sözsüz ve sorunsuz." (italikler benim, m.y.) İşte sloganlara karşı olanların buldukları çözüm bu, hiç bir söz üretmezseniz sular durgunlaşır, birbirimizi de incitmemiş oluruz(!) demeye getiriyor gibi geldi bana. Siz ne düşünürsünüz? Gay’e Efendisiz anlayışında bir kapak hazırlamadığınızda, karşı olduğunuz iktidara karşı "Alçaklar" diye bağırmadığınızda Fransa’ya "Katil" demediğinizde, durduğunuz yer apolitikliğe tekabül ediyor, uzlaşmacılığın olumsuzluğuna hapsediliyor.

Söylesenize, her şey ve herkes bu kadar masum mu?

BURSA

 

Bursa’dan elimize Spartaküs adlı bir gay dergisi ulaştı. İlk sayısı Haziran 1997 tarihli. İkinci sayısı ise Eylül 1997 tarihli. Bu iki sayıdan alıntılar ve Bursa’dan arkadaşımız Barış EVREN’in yolladığı yazıları aktarıyoruz. Bursa’lı arkadaşlarımıza başarılar diliyoruz.

 

SUSUYORUM, KORKUYORUM… OTURUP ÖZGÜRLÜĞÜMÜ BEKLİYORUM!?

 

Hep çevremde duyarım. Neden Avrupa, Amerika’da eşcinsellerin varolan hakları bizde yok, keşke Danimarka’da … yaşasaydım, sözleri. Ama sonuçta bu haklar için çabalayan ya da özgürleşmek için çabalayan eşcinseller çok az ne yazık ki. Gay, lezbiyen aktivist arkadaşlar çok iyi bilirler çevremizde var olan eşcinselleri mücadeleye ortak etmek için ne çabalar sarfederiz. Ama sonuçta genelde kaçışla sonlanır çabalarımız. Bir gay aktivist olarak bunu artık olağan karşılıyorum. Bazen yılma noktasına geliyorum ama sonuçta pes etmek bana aptalca geliyor. Mücadele zaten zordur. Hiç bir zaman neden birbirimizi inanılmaz derece kıskandığımızı, neden, niçin korktuğumuzu anlayamayacağım. Kimisi ailesini neden olarak ileri sürüyor, kimisi toplumu, kimisi işçevresini. Ama zaten SEN bir eşcinsel olarak kendini ailene ilk başta anlatamazsan, topluma nasıl anlatacaksın? Bence aileye açılmak eşcinsel özgürleşmenin başlangıcı. Hep arkadaşlarım maddi güvenceleri, işleri… olmadığı için bunu yapamadıklarını söyüyor. Ailesinin rezil (ne demekse) olacağını düşünenler de cabası. Babam, abilerim beni öldürür, evden atarlar diyenler de cabası. Ama maddi özgürlüğünü kazanmış olan Erkan Özerman, Cemil İpekçi, Fatih Ürek… gibi alenen bilinenler bile ben eşcinsel değilim diyorlarsa ve eşcinsel mücadelede bir taşları bile yoksa; Murathan Mungan gibi evinde oturup seyrediyor, küçük İskender gibi Rock Barları turlayıp nanik atıyorsa gerisine ne kalmış. Demek ki maddi özgürlük, popülarite, kültür bile yetmiyor. Galibe en cahili ben gibi kör cesaretli olabiliyor eh, heralde devrimi biz cahiller yapacağız. Diğerleri de üzerine bal sürüp yiyecekler lüks ve ihtişam içinde. İlginç bir toplumuz vesselam. Susmak bizim ayrılmaz bir parçamız adeta. Korkular başucumuzda, eh mazohist ruhluyuz toplumca, acı çekmeye bayılıyoruz ama eşcinseller daha da bayılıyorlar galiba ki bir bok yapmıyorlar. Eh sadistler belli zaten. Siz bunları hakediyorsunuz sustukça, korktukça, sıçsınlar ağzınıza, dövsünler. Ezilin, tecavüze uğrayın, sevgisiz kalın. 4-5 metrekarelik eşcinsel mekanlarda boğulun, oralarda özgür kaldığınızı sanın, parka çıkın adam arayın, vücudunuzu satın en ince noktasına kadar itilin, kakılın, işkence görün… Çünkü bunları siz HAKEDİYORSUNUZ. Daha bunlar az bile hakkını aramayana. Ben insanca yaşamak istiyorum diyorsun, peki bunun için sen ne yapıyorsun? Bir dergi çıkarılıyor, ne derece sahip oluyoruz kulp bulmaktan başka? Var olan radyo programlarımıza da sahip çıkamadık, susturulduk. Peki bunu önlemek için ne yaptınız? Annen, baban, abin, arkadaşların… tv.de eşcinseller ile ilgili bir program çıkınca bırakın şu ibneleri, bunları keseceksin dediklerinde sen ne yaptın susmaktan başka? Arkadaşlarınla yolda yürürken bir eşcinsel, travesti gördüğünüzde sen de onlara katılıp aa, ibneye bak, aaa dönme, demedin mi? Tv.de, gazetede, dergide eşcinsellere çamur atanlara tepkin ne oldu? Okuyup aval aval bakmaktan başka? Varolan gay gruplara ne katkın oldu? Neden bu kadar aptalsınız? Hani derler ya bana dokunmayan yılan bin yaşasın diye, onun gibi bir şey galiba davranışlarımızı yansıtan. Ama o yılan size bir gün öyle bir dokunacak ki, feleğinizi şaşıracaksınız. Ya bırakın artık birbirinizin kuyusunu kazmayı da birbirimize kenetlenelim. Bizi biz özgürleştireceğiz, heteroseksüelleri de. Birbirimizi anlamak için mücadele edelim. Söyler misiniz, biz birbirimizi anlayamazsak, heteroseksüellerden bizi anlamasını nasıl beklersiniz? Artık SUSMAYIN, KONUŞUN, MÜCADELE EDİN… Siz de çalışmalara destek olun korkular başucunuzda olmasın. Düşündüğünüz, hissettiğiniz özgür bir yaşamsa bunun için bir şeyler yapın artık. En önemlisi kendiniz gibi olmayan insanların sizi anlamasını beklerken sizler de kendiniz gibi olmayan düşünmeyen, hissetmeyen insanları da anlamaya çalışın. Anlayış, hoşgörü, sevgi, şiddetin olmadığı bir ortamı yaratmak elimizde. Hep kendinizce kalın, başkalarınca değil. İşte o zaman gerçekten mutlu olacaksınız. (B.E.)

 

BU İLK ŞANSIN DEĞİLDİ; SON ŞANSIN DA OLMAYACAK; AMA ….

Neden bilmiyorum her geçen gün, bir önceki günkü düşüncelerimin yanılsamalara uğradığını görüyorum hep… yaşam en büyük öğretmendir derler ya… Her geçen an yeni yeni şeyler öğretiyor, kendisini yaşatırken. Çocukluğumdan beri, btün solcuların ulaşılması gereken yegane kusursuz noktada oldukları yanılgısına nasıl kapıldığımı anladıysam büyüyünce. Eşcinsellerin de bir o kadar kusursuz ve ince insanlar olduğunu düşünüyordum daha düne kadar. Ama…

Yıllardır gay ortamının içinde bulunan insanların bile, kendi kimliklerini, kendi kişiliklerini, onurlarını beş para etmez pisliklerin ayakları altına, şartlandırılmış bir hayvan gibi hemen her gün aldırdıklarını gördükçe bittim!… Bittiler.

Sen! Sen Spartaküs’ü okuyan! Aynı duyarlılığı paylaştığınızı düşünüyorum bizimle! Farklısınız; farklı olduğunuzu şu an bu yazıyı okuyarak gösteriyorsunuz. Bir şeyler yapma çabası ancak ve ancak bilinçli bir birey olmayla, bilinçli bir birey ise okumayla anlam kazanır. Sen çevrende olup biten hırsızlıklardan, kullanımlardan, sömürüden rahatsız olan! Geç kalmış değilsin. Şunu bil ki, bu ilk şansın değildi; son şansın da olmayacak; ama orada burada içki kadehleri yudumlayarak gay bilinci taslıyan ibnelerden olmak istemiyorsan ve onurlu bir yaşam istiyorsan kalk oturduğun yerden. Koştur, didin, tırmala, kazı tırnaklarınla; yarın değil; hem de şimdi. Ve katıl aramıza… Geleceği ancak elele, yürek yüreğe, birlikte kurabiliriz; buna inanman bitirecek gerçekte her şeyi. Unutma, Spartaküs’sün sen; kollarındaki, bacaklarındaki ve de beyinlerinizdeki zincirlerden başka kaybedecek hiç bir şeyin yok şu yaşamda; onuru ve özgürlüğü için binlerce yıl önce gözünü bile kırpmadan ölüme koşan Spartaküs’ün sesi çağırıyor seni; özgürlüğün için savaşmaya…(Spartaküs, 1)

 

BURSA GİMA’da HOMOFOBİK ŞİDDET

…21 Eylül 1997 Pazar günü saat 16.45 civarı gay arkadaşım Orhan’la beraber GİMA Raksotek reyonuna CD almak için gittik. CD aldıktan sonra yeni düzenlenen GİMA’yı gezelim dedim ve arkadaşımla beraber gezerken bir tane kutu Cola aldım. Kasa çıkışına gelince görevliye yeni düzenlenen kampanya çerçevesinde Coca Cola’nın bedava kapak bölümünü uzattım. Bana, para istermiş gibi ters ters baktı. Ben de “neden aval aval bakıyorsun” dedim. Adam birden sinirlendi, hırsla ayağa kalktı, bas bas bağırıyor, ağza alınmayacak laflar söylüyor. Bunun üzerine güvenlik görevlisinin yanına gidip buranın yetkilisi kim diye soruyorum. Bana kasada oturanın buranın müdürü olduğunu, o an onda daha yetkili biri olmadığını söylüyor. Bunun üzerine o halde güvenlik görevlisi olarak yardımcı olmasını istiyorum. “O müdür” diyor. Müdür denilen kişi, “çık dışarıda görüşeceğiz” gibilerden laflar söylüyor, yerinde duramıyor. Biz, dışarı çıkar çıkmaz adam yine bağırmaya başladı. Konuşmaya çalışıyorum fakat adamın amacı konuşmak değil dövmek belli. Bu arada işin komiği GİMA’nın güvenlik görevlisi, personeli, rahat 50-60 kişi de orada bulunan çeşitli insan bizi izliyor. Müdür yakamdan tuttu hırsla, heralde o, korkacağımı, kaçacağımı, ezileceğimi düşündü. Oysa ben onun karşısında dimdik duruyordum. Adam, daha da sinirlendi, yaşamı bıraktıramıyorum. Bu esnada cebimde duran, mektup açmak için kullandığım maket bıçağını çıkardım adamı korkutmak için, adam maket bıçağını tuttu, bu esnada beni döveceğini düşünen güvenlik görevlisi ve GİMA’dan diğer grevliler müdür zor durumda kalınca hemen geldiler. Birisi pense ile maket bıçağını kırdı. Bu esnada hırsını alamayan, adını sonradan öğrendiğim müdür MEHMET DURSUN bana bir yumruk attı. Bu esnada diğerleri hemen araya girdi. Adamın arkadan, “oruspu karılar gibisin” diye bağırdığını duyuyorum. Zaten, eşcinsel olmama kıllandığını anlamıştım hareketlerinden. Son sözü de bunu ortaya koydu. GİMA gibi bir yere bu düşüncede, bu karakterde biri nasıl müdür olabilir, anlayamadığım o. Tüketici Hakları Derneğini aradım. Ama görevli yasal anlamda şikayetçi olsan da çalışanların müdürün aleyhine şahitlik yapmayacaklarını düşünerek bir sonuç alamayacağımı söyledi. Ben de gazetelerin tüketici köşelerine yazdım. Ertesi gün GİMA’nın Genel Müdürünü (İSTANBUL) arayarak olayı aktardım. Genel Müdür incelik gösterip benden özür diledi. Tahkikat yapacağını belirtti. MEHMET DURSUN’un en sert şekilde uyarılacağını söyledi. Sonuç hakkında henüz bilgi alamadım. Olayda adı geçen GİMA, Bursa Heykel’de bulunuyor. (Barış Evren)

 

SPARTAKÜS’ün 1. ve 2. Sayılarındaki bazı başlıklar da şöyle sıralanıyor:

Artık Birşeyler Yapma Zamanı, Heteroseksist Toplum, Eşcinseller Çekmedi Kimseden Solcu Geçinenlerden Çektikleri Kadar, Gay Bilinci Yatak Odamızdan Çıkıp Yaşamın İçine Girmemizi Gerektirir, Basından Seçmeler, Lezbiyenler Eşcinsel Değil mi, Nasıl Bir Eşcinsel, İnsan Haklarının Birincil’iği, İkincil’iği Olamaz!, Bursa Sanat Evi, Başkalarının Cennetinde Yaşamak Zorunda Değiliz Sevgilim!

SPARTAKÜS’e Ulaşmak İçin: Barış Evren, P.K. 177, Ulucami, 16371 BURSA

 

SPARTAKÜS’TEN BAZI ALINTILAR :

 

BURSA’DA EŞCİNSELLERE YÖNELİK ŞİDDET…

 

Geçen günlerde Bursa’da eşcinsel Ramadan çok feci şekilde bıçaklanarak öldürüldü. Üstelik olay Bursa’nın merkezinde Çekirge Meydanı’nda gerçekleşti. Club 5’te yetkili olarak çalışan biriydi. Uzun zaman manşetlerde yer aldı. Olayın sırrı çözüldü sayılır ama sonuçta sır çözülse de ne değişecek? Polisin ilk şüphelendiği eşcinseller oldu ve alenen eşcinsellikleri bilinenleri sorguya almakla başladı… Ardından mühendis bir eşcinsel evinde gaspedildi. Sokakta saldırıya uğrayan eşcinseller ise çok fazla. Güpegündüz soyuluyorlar ve polis ilgileniyor ne yazık ki. Hatta sessiz kalarak saldırganlara dolaylı destek oluyor. Bunu yapanlar özgürce geziyor. (B.E.)

 

ARTIK BURSA’NIN DA BİR GAY DERGİSİ VAR…

 

Kişisel çabalar sonucu yeni çıkmaya başlayan henüz çok amatörce olsa da artık Bursa’da da bir gay dergi var. Underground bir dergi olmak beraberinde yığınla zorluğu getirdiği için bunları aşmak zaman alacak. Bu arada derginin adı SPARTAKÜS. Eğer dergiyi edinmek isterseniz adresimize 150.000..-TL gönderdiğinizde dergi adresinize postalanacak. Bu arada KAOS GL’nin yaşadığı tecrübelerin bize bir yol olacağını düşünüyorum. Sonuçta kardeş dergi sayılırız. Umarım çoğalan dergi sayımıza İzmir’den ve diğer yerlerden de yeni dergiler eklenir. (B.E.)

 

SPARTAKÜS’TEN GÜNÜMÜZE KÖLELİĞE KARŞI YÜKSELEN SES:

“YA ÖZGÜRLÜK YA ÖLÜM!”

 

Dünyanın her yerinde ırk, din, dil, cinsellik, yaş, sınıf bakımından farklı olduğu için egemenler tarafından tanınmayıp ezilen, yokedilenlerin, ellerinden alınan özgürlüklerini geri almak için innsanlık onuruna yakışır bir mücadele ile başkaldırarak kendini kabul ettirenler içinde bilinen ilk önderlerinden biridir Spartaküs. Milattan önce 70’li yıllarda köleleştirilip Capua’da gladyatör olarak satıldıktan hemen sonra, 73’te arkadaşlarıyla birlikte kaçan Spartaküs; özgürlük çağrısına uyan pek çok köleyi çevresine topladı ve üzerlerine gelen kuvvetleri çok başarılı bir şekilde geri püskürttü. Spartaküs, çok kısa bir zaman sonra sayıları 30.000 kişiyi bulan bu köleleri Roma’ya boyun eğmemiş Alplerin ötesine götürmeyi düşündüyse de, ordusunu besleyemediği için geri dönüş yaparak Roma’yı dehşete düşürdü. Üzerlerine yollanan ilk kuvvetleri yenip, esir aldığı savaşçıları döğüştürerek birbirine öldürttü. Sicilya’yı geçmek için yöneldiğinde, üzerlerine yollanan tam yetkili Crassus komutasındaki 10 lejyonun hattını yardı. Ama Roma’nın Pompeius önderliğinde yeni takviye güçler göndermesi sonucunda yanındaki onbinlerce köle ile birlikte Spartaküs de çarpışmalarda öldürüldü. Köleliğe karşı savaşımda ayaklarındaki zincirlerinden başka kaybedeceği hiç bir şeyin olmadığını bilen Spartaküs, arkadaşlarıyla birlikte insanca bir dünyada yaşamanın özlemiyle ‘ya özgürlük ya ölüm!’ derken haykırdığı ses, bugün ezilen bizlerin haykırdığı ses olan paylaşımcı bir dünya özleminden başka nedir ki? (Spartaküs, 1)

 

CHP’de NELER OLUYOR?

 

Bursa CHP, geçtiğimiz günlerde bir dergi çıkarmak için girişimlerde bulunur. Bu girşim sonucunda gençlerden biri –kendisi eşcinsel olmadığı halde- son derece güzel bir çabayla eşcinselliğin sosyolojik, siyasal ve kültürel tahlilini yapan son derece düzeyli bir yazı toparlayıp, yayın kuruluna sunar. Ama genç, yayın kurulundan beklediğinin tersine ağır eleştiriler almış; yetmemiş, aydın geçinen soytarı kılıklı bukalemunlar tarafından bir de partiden ihraç tehdidine maruz kalmış. Bu toplumsal yapılanmayı beğenmeyen, değiştirmek isteyen, istediği için de ilerici olan eşcinseller, sözde solcu, geri zekalı şarlatanları teşhir etmekle kalmayacak, aynı zamanda eşcinsellerin varlıklarına, kimliklerine uzattıkları kirli ellerinin karşılarında artık bizi bulacaklardır. (Spartaküs, 1)

 

BURSA’DA EŞCİNSEL OLMAK

 

Sonunda, bizim toplumda ‘eşcinseller’ denilince akla ilk gelen şehir olan Bursa’da da bir dergimizin çıkması çok hoş. Henüz çok amatörce de olsa sonuçta derginin büyük çabalarla çıktığından eminim. Asıl önemlisi bundan sonrası. Biz eşcinsellerin aklımızı başımıza toplayıp, dergiyi çok da iyi bir düzeye getirmek için çaba göstermek gerekiyor bunun için yazılar yazmalı, derginin daha çok insan tarafından okunmasını sağlamalıyız. (…) Neden bizim Lambda, Kaos … gibi gruplarımız yok. Neden birlik olmak için bekliyoruz? (…) Politik bir olgu olmalıyız; politik bir güç olursak, haklarımızı söke söke alırız. Avrupa’da, Amerika’da eşcinseller yattıkları yerden bu hakları elde etmedi.; mücadele ettiler, şiddete maruz kaldılar ama yılmadılar. (…) Başlamak önemli; gersi gelecek eminim… (Spartaküs, 2)

İZMİR

 

Gül veya Gülle

 

Selam,

Yaz bitti sonunda. Uzun bir aradan sonra İzmir’den sevgiler. Hatırlarsanız yaz başında İzmir‘li gayler olarak Kaos’ta ilanımız yayınlanmıştı. İlan üzerine 2-3 yanıt aldık. Yanıtların azlığını okulların kapanması sonucu öğrencilerin ailelerinin yaşadıkları şehire dönmelerine bağladık.

 

Bu arada neler oldu? Yaz döneminde iletişimde büyük kopukluklar oldu. Ve yaz başında başlatılma çabası içindeki oluşum çalışmaları askıya alınmak zorunda kalındı. Bizler bu arada sık olmasa da görüşmeye devam ettik. (Bizler diyorum; şu an aşağı yukarı 4 kişiden oluşan bir grubuz) Oluşum konusu her buluşmamızda gündeme geldi. Ne yapacağız? Nasıl başlayacağız? Nasıl ulaşacağız? Vs… Bu sorular kolayca cevaplanabilecek sorular değildi. Aramızda ufak ayrılıklar olsa da ortak bir paydada buluşuyorduk. Hepimiz sonuçta oluşumun en kısa sürede kurulmasını istiyorduk. Bu arada bir arkadaşımızı Ankara’ya uğurladık. O’na yeni okulunda başarılar dileriz. Bize oradan da desteğini sürdüreceğine inanıyoruz.

 

Şu an bir kaç yeni arkadaşla görüşmeye başladık. Onlar da kurulacak bir oluşuma olumlu bakıyorlar ve oluşum içinde bulunmak istiyorlar. Dergi dağıtımını yapan arkadaşımdan öğrendiğime göre Kaos’un satışları da oldukça iyi gidiyormuş. Umarım İzmir‘deki diğer arkadaşlar da bize ulaşmak isterler. Posta adresimiz ve e-mail adresimiz Kaos’ta yayınlanmakta, bize o adreslerden ulaşabilirsiniz.

 

Son olarak size İzmir’den bir kaç haber vereyim. Dün gece yaklaşık 9 ay sonunda İzmir’in meşhur gay barı Esmeralda’ya gittim bir arkadaşımla. Son gittiğimden beri pek bir değişiklik olmamış. İlk gittiğimizde içerisi oldukça sakindi. Dikkatimi çeken ilk şey bir erkek ile bir bayanın sık sık WC ye gitmeleri. Dönüşlerinde nedense bayan sürekli sütyen askılarını düzeltiyordu. Vakit ilerledikçe İzmir’li gaylerimiz gelmeye başladı. Bu arada taksi ve kamyon şoförlerini söylemeyi unuttum. O kadar adama ne kadar lubunya düşer hesaplayamadım. Tespih sallayanlar, hayvanat bahçesinde eşine kur yapan goril gibi müzik eşliğinde oldukça estetik danslar eden şoför arkadaşlar ortama ayrı bir güzellik kattılar. Ama ne yalan söyleyim tuvaletten çıkarken çok hoş bir çocuk gördüm. Şansımı zorlamak istemedim dün gece. Benimle beraber ilk kez bara gelen arkadaş gözlerine inanamadı ortamda. Onun da tuvalet ile ilgili bir olayı olmuş dün gece. Sıra beklerken pala bıyık bir amcamız “Geç gülüm sen önden” demiş. Bu arada yine işine gelince gülleri olduğumuz birisi de “Çekilsene gülle” diye kapı önünde iktirmiş O’ nu. Gül olmak ve ya Gülle olmak. İşte bütün mesele bu.

 

Her neyse bir haberim daha var. Kuşadası’ndaki gay bar Tattoo ile İzmir’den bir gay arkadaş beraber Alsancak’ta bir bar açmayı düşünüyorlar. Şu anda yer arayışları sürüyordu. Umarım bilinçli gay kültüre yakışacak bir yer olur. Kolay gelsin.

 

Son olarak, bizler buradayız diyoruz. Sizden bizlere ulaşmanızı istiyoruz. Bizim sizlere, sizin de bizlere ihtiyacı olduğunu düşünüyoruz.

Jewel

 posta adresi : PK 41 Karşıyaka- İzmir

 e-mail: homey@cutey.com

 

GEÇMİŞTEN BUGÜNE

 

Ben şu an 26 yaşında bir gayim. Eşcinsel olduğumu 15 yaşımda öğrendim. Ama nasıl öğrendim derseniz… Ergenlik çağına gelince hep erkeklerin similyalarına bakardım, onları hayal ederek kendimi tatmin ederdim. İlk ilişkim Lise 1. sınfta oldu. Okulda teneffüs zamanı idi. Ben tuvalete gittim. Orada 3. Sınıflardan biri işemeye başladı. Ben onun similyasına bakmaya başladım. O bu durumu farketti ve “ne bakıyorsun” dedi. Ben o an korktum, “ya sen yanlış anlıyorsun” dedim. Ama o işin bilincindeymiş. Bana dönerek “sikerim seni, niye öyle baktın” dedi. Ben de “yapamazsın” dedim. “Domal da nasıl yapıyorum” dedi. Ve o an her şey ilk olarak başladı. Hayatımın akışı içersinde ilk zamanlar hep sevişmekle geçti. 22 yaşında tam olarak pasif ilişkiye girmeye başladım. Ben hayatımda o kadar olaylar yaşadım ki nasıl ve nerden başlayacağımı bilemiyorum. Eşcinsel olduğumu hissettiğimde insanlar beni nasl görüyorlar, bana nasıl bakıyorlar, diye kendi gölgemden bile korkmaya başlamıştım. Parka gittiğim zaman tanıdık biriyle karşılaşacağım diye ödüm kopardı. Ben Ankara doğumlu bir kişiyim. Ankara’yı hemen hemen iyi bilirim desem de bilmediğim yer çok. Ankara’da eşcinsellerin takıldığı bütün yerleri, ortamları tam olarak yaşamasam da gayet iyi tanıdım. Bu yaşadıklarıma göre, 26 yaşımda olduğum halde 260 yaşında hissediyorum. Hayat bana çok şeyi gösterdi ve öğretti neden derseniz Türkiye’de eşcinselleri sapık olarak görüyorlar. Biz eşcinsellerin de bir insan olduğunu kabul etmiyorlar. Ben KAOS Grubuna gelmeden önce, parkları, sinemaları dolaşırdım… Çünkü kendi kendimi tatmin etmem veya cinsel ilişki veya dertleşmek için insan aramak zorundaydım. Kendime göre gaylerin bir araya geleceği yerleri yani KAOS ortamı gibi, dersiniz ki peki barlar, parklar, sinemalar, buralar insanların hep kabuğumuzda kalmak gibi bir şey, yani kendimizi daha ileriye götürmek, farklı ortamlar yaşamak. Gayler, lezbiyenler, travestiler, transeksüeller bir araya gelmek, sorunlarımızı paylaşmak.

Biliyorum, bunlar çok zor ama. Çünkü neden derseniz, hepimiz de farklı ortamlardan geliyoruz. Birbirimizi tanımıyoruz. Ama aynı kaderi paylaşıyoruz. Benim o kadar karşılaştığım ortam var ki hangisinden başlayacağımı bilmiyorum. Onlardan biri:

Bir akşam üzeri parkta oturuyordum. Saat 7 falan, o civarda. Yalnız oturuyordum. O zamanlar 20 yaşında idim. Bankta otururken 50 yaşlarında kibar beyefendi, güzel giyimli bir insan yanıma oturdu. Merhaba dedi. Ben de merhaba dedim. Öğrenci misin diye sordu. Ben, evet dedim. Havadan sudan bahsetmeye başladı. Yavaş yavaş konuya girmeye başladı. Ama çok tedirgindi. Konuşacak ama çok korkuyordu. Ben konuşmaya başladım. Ne iş yapıyorsunuz diye sordum. Memur olduğunu söyledi. Ben yavaş yavaş damardan girmeye başladım. Sık sık parklara gelirmisiniz dedim. Evet, dedi. Neden geliyorsunuz, dinlenmek için mi yoksa farklı ortamlar için mi diye sordum. Bir an durakladı. Ve bana sordu. Çok açık sözlü olduğumu söyledi. Ne gibi felan dedim. Ben açıkça söyledim. Park ortamlarında aktif pasif durumlarından sordum. Pasif olduğunu ve evli olduğunu söyledi. Ben o zamanlar evli insanların bu ortama gireceğini hiç düşünmemiştim. Yani çocukça bir düşünce. Ben o zamanlar eşcinselliğin ne olduğunu ve hangi insanların bu ortamda olduğunu yeni öğrendim. Konuya gelelim. Bu kişi kendini bildi bileli eşcinsel olduğunu söyledi. Evlenme konusuna gelince ailesinin baskısı dolayısıyla evlenmiş. “Öyle veya böyle evliliği yürütüyorum, ama gel de sen bana sor. Çünkü neden dersen evli bir kişi olarak eşimle birlikte oluyorum ama kendi cinsimden ilişkiye girmeyince yapamıyorum ve çok zor anlar yaşıyorum ve bunalıma giriyorum.” 27 yıllık evli olduğunu söylüyor. Ama şu an bile olsa eşinden boşanmayı düşünüyor. “Ama bunu başaramadım. Çünkü 2 çocuğum var ve onların hayatını da düşünmek zorundayım. Sana şunu söyleyeyim ki siz çok güzel günlerdesiniz. Biraz olsun bu ortamlarda minimum da olsa rahatsınız. Sizden sonraki gençler daha rahat edecek umarım. Sana tavsiyem ailen baskı yapmaz ise yanlız yaşamanı ve evlenmemeni istiyorum”, dedi. Ve yanımdan ayrıldı.

Ben, aradan zaman geçtikten sonra bu gibi insanlarla çok sık karşılaştım. Ben şunu istiyorum; benim gibi veya her türlü eşcinsellerin kabuklarından çıkmalarını, kendilerinin bir eşcinsel olduğunu. Yalnız hissedenler açılın, etrafınıza bakın, insanlar neler yapıyor. Bir düşünün. Kesinlikle ezilmeyin. Vay, ben eşcinsel olduğum için, tanıdık biriyle karşılaşacağım diye korkmayın.

Parklarda, barda karşılaşacağınız insanın sizden farkı yoktur. Şunu biliyorum ki çevrenizde 3-5 arkadaş konuşuyorsunuz, eşcinsellik hakkında. Halk dilinde top veya toplar şöyle-böyle diyen insanların ailesinde veya çevresinde olan insanlar da var. Buna kuşkunuz olmasın. Neden derseniz, o kadar insan var ki kimi evli, kimi derdini kimseye söyleyemeyen, bana göre kesin toplumda yüzde 30 eşcinsel olduğunu tahmin ediyorum. Gelin arkadaşlar KAOS ile mektuplaşalım. Bir an olsun kendimizi, ne olduğumuzu tartışalım. Kendimize göre arkadaş bulmak, onunla konuşmak, mektuplaşmak rahatlatacaktır.

Şimdilik hoşçakalın.

Murat B. AYGÜN / ANKARA

MEKTUP-LAR-DAN

Bir Lezbiyen, Batıkent/ANKARA

Söze nereden başlayacağımı bilemiyorum. Derginizle Kelepir’de karşılaştım. Önce şaşırdığımı söylemeliyim, çünkü bu tür bir derginin varlığından haberim bile yoktu. Çekingen bir tavırla sayfaları karıştırmaya başladım. O an garip bir mutluluk, bir heyecan hissettim. Şimdiye dek çok yakın bir iki dostuma anlattığım (fakat ne kadar anlaşılabildim?..) duygu ve düşüncelerimi paylaşabileceğim insanların olduğunu öğrenmek beni oldukça rahatlattı. Ve ben böyle bir topluluğun parçası olabileceğim, rahatlıkla konuşup açılabileceğim, belki kendimden bile sakladığım, utandı-ğım-rıldığım ve şimdiye kadar hep bastırmak, gözardı etmek zorunda kaldığım yasak yanımı; beni yargılamak için değil, yardımcı olmak için dinleyecek insanlarla paylaşmak ve bir an önce iletişime geçmek istiyorum.

Daha yazmak istediğim bir çok şey olmasına rağmen kelimeleri bir türlü toparlayamıyorum. Yazmaktansa en kısa zamanda sizlerle bir araya gelmek ve konuşmak isitiyorum. Umarım mektubum yanıtsız kalmaz.

 

İlhan YILMAZ, EZİNE

Bisikletimle yavaş yavaş çarşının içinde giderken her zaman merhaba dediğim, biraz muhabbet ettiğim arkadaş, bir arkadaşımın bir arkadaşıyla kenarda oturduğunu gördüm. Tam yanına yaklaştığım zaman yüzünü ters çevirdi. Bir adım geçtikten sonra; bu mu?… valla… evet, benim… Giderken gece yarısı arkamdan koşan, muhakkak bu gece gel diyen, fakat gündüz yüzüme bile bakmayan başka biri karşıma çıkıyor… Geceleyin saat 12’de evime gidiyorum. 3-4 erkek bir araya toplanmış, beni görünce: Bu da yoldan çıkmış, bu da öyleymiş, bunu da kaybettik, bu da yiyormuş… gibi laflar. Ben hiç oralı olmadan hızlı adımlarla uzaklaştım. Eve tam girdiğimde bir araba gürültüsü… kapıdan baktığımda normal olarak muhabbet ettiğim bir erkek arkadaş, her zaman dertleştiğim arkadaşım hemen bana, hadi gel, bir yere kadar gidip geleceğiz… Hemen arabaya bindim. Nereye gidiyoruz?: Hemen geleceğiz… Şehrin dışına çıkınca arabayı hemen kenara çekti. Bak biz ne zamandır tanışıyoruz… 4-5 senedir, görüşüyoruz, muhabbet ediyoruz. Niye sordun?.. Bak nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum ama, senin hakkında bazı şeyler duydum. Sen erkeklerle beraber oluyormuşsun. Ben bunu her zaman duyuyorum, bunlar doğru mu? Hayır doğru değil. Bunlar dedikodu… desem de amacım bu dostumu her zaman görüştüğüm, dertleştiğimiz, konuştuğum bu arkadaşımı da kaybetmemek için hayır demiştim. Ama maalesef bir çok arkadaşım gibi onu da kaybettim. Birer birer arkadaş dediğim, dost dediğim kişiler yanıma uğramaz, yanımdan hızla geçer oldular. Sırf olduğum gibi görünmek istediğim için. Onlar göründüğüm gibi olmamı istiyorlar. Ama ben bunu yapamam artık. Göründüğüm gibi değil, olduğum gibi yaşamak, kendimi nasıl mutlu hissediyorsam öyle hayatımı yaşamak istiyorum. Bedeli ne olursa olsun…

 

……/ANKARA

Kalıpların dışında ve gereklilik kipinin ötesinde yaşayan birisi olarak böyle bir yazıya nasıl başlayabileceğimi bilemiyordum doğrusu. (Aslında bir şekilde başlamış oldum) Dergiyi pek fazla okumuyorum. Neyse sözkonusu olan bir gerçekliğim ve yalnızlığım, çaresizliğim ve hatta tükenişim.

 

Ben kimim?

Çok önemli değil. Ya da aşkın ve hayatın havarisi bir serüvenci. Babam, “seni dünyaya ben getirmedim” diyor! Sanırım; aile ve çevre (kahrolası çevre) içindeki davranışlarımdan dolayı olsa gerek. 27 yıldır bunu hep der. Aslında tüm bunları boşverelim, amacım bir sorunumu sizlerle paylaşmak ve bunu yüzyüze görüşerek anlatmak istiyorum.

Ben 12 yıldır süren bir ilişki yaşadım. Aşkı, sevgiyi, cinselliği doyasıya yaşadık ve 12 yılın sonunda arkadaşım “lezbiyen” olduğunu söyledi. Her ne kadar bu şekilde de devam edebileceğimizi söylese de bunu başaramadık. Ve yaklaşık 4 yıldır görüşmüyoruz. Ve ben 4 yıl boyunca duygusal, cinsel hiçbir ilişkiye giremedim, yapamadım, yapamıyorum. Hayata o kadar bağlıyım ki intiharı bile düşündüm. Yanlış anlamayın arabesk bir tavır değil bu, teslim de olmayacağım.

Ben aşka inanıyorum. Bunca yozluğa, yüzsüzlüğe, rezalete rağmen, aşka inanıyorum. İnnsanın insan olma kavgasında safça bir duruş benimkisi. Aşk ve sevgi gibi kavramların, mülkiyeti ana ideoloji olduğu bir dünyada insanlardan nefret ediyorum. En yakın arkadaşımdan sıradan arkadaşlarıma kadar hiç birini kabullenemiyorum. Tenedos Café ile Saklıkent arasında yozlaşmış bir ilişkiler ağı, insan ilişkileri hiç bu kadar aşağılık olmamıştı ve cinsellik hiç bu kadar sömürülmemişti.

İşte tüm bunlar arasında yalnızım. Ben yalnızlığımı paylaşacak birilerini değil, kafamdaki çelişkilere ortak olabilecek, beni anlayabilecek ve yaşadıklarımı kavramada bana yardımcı olabilecek insanlar arıyorum.

 

………/AMASYA

ince bir yağmur yağıyor… bir sızı gibi kanıma giriyor yağmur… işte sonbahar, işte zorbahar… lacivert yağmurluğum özlemiş miyim seni ne… lacivert ve kış ve yanlızlık… yağmurun gözyaşlarıyla seviştiriyorum yağmurluğumu… çamurlar… unutmuşum çamurda yürümesini… yumuşak bir yere basmayı, ayağımın kaymasını, düşmeyi unutmuşum… yüreğimin peşinde yaptığım yürüyüşleri unutmuşum… yaşam umulmadık bir sokakta kıstırıyor insanı… ve kapıları kapanan bir odada yakalanmış bir kedi gibi yırtıcı oluyor insan kıstırılmanın acısıyla… gözümüz kararıyor, gözümüz hiç bir şey görmüyor ve önümüze ne çıkarsa parçalıyoruz… ve günün birinde kurtulduğumuzu anlıyoruz… her şeyi parçalayıp her şeyi tırmaladıktan sonra… ama hayat kanamalı bir hastaya dönüyor bu sefer de… hayatı yaşatmak için kan veriyorsunuz… ama kanınız yetmiyor… kan grubu uyan insanlar arıyorsunuz… hayatı yaşatmak için bulursanız ne ala hayatın yaraları kapanıyor. iyileşiyor, siz de öyle… ama ya bulamayanlar… hayatı can çekişenler… onlar hâlâ kan aramakta ama mektup yazarak ama kitaplar okuyarak ama öyküler yazarak aramaktalar…

 

kent takımının maçı var… kalın ve bas sesli bir kalabalık bağırmakta… sucuk ekmeğin dumanı yükseliyor görebiliyorum… niye sayısal loto oynayıp hafta sonu maç izleyen normal insanlardan değilim ki… çocukluğun masum bahçelerinde kaldı sucuk ekmekler… babam aramız biraz düzelir diye ya da babalığın ne olduğunu hiç olmazsa hafta sonları yaşamak için elimden tutup götürürdü beni… bi sürü adam bas bas bağırırdı… korkardım… maçı izlemek dışında her şeyi yapardım… sucuk ekmek yerdim… oyunlar oynardım… en sonunda babam dayanamaz patlardı ne biçim erkeksin sen diye… hep annenin suçu bu… eve gelince de başlardı pazar kavgaları… ev çamaşır kokardı… ve ben pazarlardan nefret ederdim… okulumu düşünürdüm, açılacağını, bu pazarın da geçeceğini ve O….’ı… çocuktum ama aşık mıydım ne… ben aşkı pazar kavgalarında yarını özlerken öğrendim… sevgilim sucuk ekmek kokusuydu… sevgim açlığımdı…

 

yine yağacak yağmur… güneş kapandı… kurşunilik kapladı odayı, sokağı, caddeyi… Bilge Karasu’nun şemsiyeli krallığında yaşamalıyım ben… ah gri… kanımın, yüreğimin rengi… kadınlığımın aşk şarkılarının rengi… hüznümün rengi… öykülerimin, şiirimin rengi… oysa bu ülkede güneşin örtülüşü ne de az… kuraklık… kadınlığımın rengi ne de az… 11 gündür buradayım ve 11 gündür hava kapalı… tanrının bir lütfu bu bana…

 

onbir gün… koca koca on bir yokluk günü… alışıyor muyum ne… alışıyorsam da niye bu kadar çabuk… “yoksa”larla başlayan kuşku cümleleri… ardından gelen günah çıkarma ayinleri… alışıyorsam alışıyorum işte alışmamaya çalışmak bir çılgınlık… bu sevginin azalması demek mi kafa yormayacağım… sevgilim artık yok… seksen dört gün önce o kendi yoluna ben kendi yoluma gittik… döneceğimde onun olmayacağını, onun döndüğünde de benim olmayacağımı biliyorduk… ama ruhsuzca ayrıldık… yarın görüşecekmişiz gibi… şimdi olsa diyorum belki… pişman mıyım ne… yok canım… o zaman kızgındım… bana yaptıklarından sonra… ben de az şey yapmadım ona… off bu savaş hesabı gibi hesaplaşmalardan sıkıldım artık… zaten bitecek olan bir iletişim en azından yazgıların mudahalesiyle vahim boyutlara ulaşmadan bitti… onu özlüyorum ve onun için ağlıyorum… hepsi bu… aşkın ve onun boyutu, şimdilik bu…

 

oydu benim kömürleşmiş köftelerime dayanan, oydu perdelerimi takan, oydu ben yokken balıklarıma bakan, çiçeklerimi sulayan, oydu zilimin sesini bana unutturmayan, oydu benim evim için, bizim için alış veriş yapan, onun adıydı kışın kar yağdığında hiç basılmamış karların üzerine yazdığım, oydu şehir bir karpostal kenti gibiyken kaloriferin önünde bembeyaz dağlara bakarak kahvaltı yaptığım, oydu beni bilgisayar sınavına hazırlayan… bir çok şeyimdi o… ve bunu kendi seçmişti… onun arabasıydı uzunlarını yakarak yokuşumu çıkmasını beklediğim… oydu beni almaya gelen oydu beni kollayan… şimdi yok… ne yapalım yok işte… türk filimlerine döndürmek istemiyorum yaşamımı arabeske hayır… kadıncılık oynamak istemiyorum kadınlık eşittir acizlik demek istemiyorum… onun yaptıklarını yaparım yapmalıyım… ayaklarımın üzerinde durmalıyım ve duracağım… işte on bir gün… on bir gündür ayaklarım yere basıyor ve yavaş yavaş adım atmaya başlıyorum… şimdilik koşamıyorum ama bunu beklemek de çılgınlık zaten… cinsel tercihimin kadıncılık oyunlarının arabesk saplantılarından kurtulma vakti… yalnız ve cesur… ayaklarımın üzerinde… ona onu özleyişimi yazdım sonra kişiliksiz olmakla suçladım o mektubu… yenisini yazıp yolladım… diğeri hâlâ yanıbaşımda… katı, çok bilir edalı, güçlü bir insanın satırları… ne öyle çok aciz ne de öyle çok güçlüyüm… içimdeki muratın olur olmaz işlerime burnunu sokması hele hele duygularıma sinirimi bozuyor… ama burhan nasıl oluyor da onu dinliyor bilmiyorum… murat bu mektubu da saçma buluyor… ama bu sefer onu dinlemeyeceğim… umarım…

 

bu mektubu kime ve niye yazdığımı bilmiyorum… amasya’dayım ve burayı betimlemek öyle güç ki… hayatım boyunca hiç görmediğim şeylere tanıklık ettim burada… ve dedim ki eğer şu geçen bir yıldan sağ çıkıp, belasız, pisliksiz, olaysız çıkıp ikinci yılına başladın ya varlığını onca kan kaybına rağmen sürdürdün ya herhalde yaşayamayacağım hiç bir yer yoktur başka… çünkü varım hâlâ… düşmedim daha… burada olduğum süre içinde dergiyi almam olanaksız… eve cumhuriyet’i getirirken bile torbalarla saklıyorum… okulum çetelerin elinde… onlar gibi olmayanlara tahammülleri yok… geçen yıl bir kızı dar kot giydi diye dövdüler… gerisini siz düşünün… zaten onlar gibi olmayanların sayısı çok az… innsanları sindiriyorlar, korkutuyorlar, dövüyorlar ve buna ülkücülük diyorlar… asenaları kız yurdunda odaları basıp kitap yakıyorlar… o okul yıpratıyor beni… sürekli göz hapsindeyim, düşmanca bakışlar, omuz atmalar, ben geçerken gülmeler, ben geçerken kominits sikmek sevaptır demeler… tanrım neler neler… oysa ne onlara karşıt bir grubun içindeyim ne de komünistim… tek başınayım ve insanca şeylere değer veriyorum… okulun bir kaç kelaynak solcuları da sevmiyor beni… şovenizmden hoşlanmıyorum özellikle de tahrikten… bunların dışındaki insanların çoğu cop cop marka gençliği… insanlarla konuşacak bir şeyler bulamıyorum… evim var ve evimde yalnızım… evimi ve yalnızlığımı seviyorum… her şeye rağmen amasya’yı da… yolda yürürken rahatım çünkü kimseler bilmiyor tercihimi… kimseyle de yatmıyorum… kendimi teşhir edeceğim saplantılı bir ilişkim de yok… geçmişim hatalarla dolu ama en azından iyi tahliller yapmışım… günlerim kitap okumalarla, yazmalarla ve evişleriyle geçiyor… ama hâlâ bazı şımarıklıkarımı atmış değilim karaböcek gördüğümde çığlık çığlığa kapıcıyı çağırıyorum…

 

Kaos GL’ye yazmayı hep istedim… ama hep de tuttum kendimi… alt kültür olmayı seçmekten korktum… çünkü varlığımı cinsel tercihimle açıklamadım hiç bir zaman… ama dergiyi okudukça o insanların hepsi mi alt kültür dedim… bu sadece bir dayanışma… dostluklar, arkadaşlıklar, iletişimler salt cinsel tercihe göre oluşmamalı değil mi tercih sadece bir anahtar olabilir… bir çok eşcinsel arkadaşım oldu çoğuyla tanıştım ama yazgım mıdır yoksa gerçekten de lanetliliğimden midir onların çoğu da sevmedi beni… ilgi alanlarımız ve yaşam tarzlarımız ayrıydı… ben hiç bir zaman rahat ve geniş olamadım olmak da istemedim zaten belki de çok tutucuyum. gereksiz insanlara kendimi deşifre etmekten hoşlanmıyorum… ama bu demek değil ki baskılarla, sınırlarla kendime nefes aldırmıyorum… kısaca kendi ölçeklerime göre çiziyorum haritalarımı… laf olsun diye dağıtmak, laf olsun diye hele hele özgürlük naralarıyla cinselliği faşizme dönüştürmek bana göre değil…

YENİ CİNSELLİK-YENİ AHLAK

 

Çok yol alınmış görünse de ‘farklı’ cinsellikler konusunda bugün bile kültürlerin belli bir çizginin ötesine geçtiğini söylemek zor. Son bir kaç aydır İngiltere’de ortaya çıkan olaylar bu konudaki tedirgin duruşumuzun adeta bir göstergesi gibi.

Birleşik Krallık, geçtiğimiz bahardan bu yana önemli bir dönüşümü gerçekleştirmeye çalışmaktadır. İşçi Partisi iktidarı, en önemli sloganlarından birisi olan ‘yeni İngiltere’ tanımının içini doldurma çabasındadır. İşe cinsel alanda bazı adımları atarak başlamıştır. Eşcinseller partiye alınmış, milletvekili seçilmiştir. Ardından da kimi olaylar ‘kendiliğinden’ ortaya çıkmıştır. Yakınlarda, genç bakanlardan birisi lezbiyen olduğunu açıklamıştır. Çok kısa bir süre önce de Bristol-Radland’da Bölge Meclisi İşçi Partisi üyesi David Spry transeksüel olmaya karar verdiğini duyurmuştur. Spry, gerekli ameliyatları geçirmek için bekleyeceği süreyi kadın kimliğinde ve görüntüsünde yaşayacaktır.

Bunlardan başka, Temmuz ayında da önemli bir olay meydana gelmiş, Chris Morris isimli, o tarihlerde 16 yaşında bulunan bir genç, İngiltere’de geçerli olan ve eşcinseller arasındaki yasal cinsel ilişki yaşını 18 olarak saptayan hükmü Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne götürmüş, davayı da kazanmıştır. Buna mukabil, İşçi Partisi iktidarı, 1994 yılında yapılan bir yasa değişkliği ile 21’den 18’e indirilen yaş sınırının bir kez daha düşürülmesi konusunda mütereddittir ve beklemeyi tercih etmektedir. Aynı şekilde, bu konulardaki muhafazakar siyaseti ortadan kaldıracağını iddia eden iktidar, eşcinsellerin ordudaki konumu hakkında da daha ileri bir adım atmayı istememektedir. Başpiskoposluk ise eşcinsellere dönük düzenlemelerin tümüne karşı olduğunu kesin bir dille ortaya koymuş, bunu İncil’e de bütün bir Hıristiyanlık düşüncesine de aykırı bulduğunu vurgulamıştır.

Kuşkusuz, bunlar önemli gelişmelerdir. Öyle görünüyor ki önümüzdeki dönemde, bütün kısıtlamalara karşın, insanların diledikleri cinsel tercih içinde yaşamaları bir genel hak olarak kabul görecektir. Kaldı ki günümüz dünyasının hak kavramı tam da öyle bir anlayışın etrafında biçimlenmektedir; yalnızca belli alanlara ‘inhisar’ eden bir hak, haksızlığın başladığı belki de en tehlikeli

noktadır. Çünkü, öyle bir durumda etkin ve egemen olan devlettir. Devletin kamusal alandaki düzenlemeleri böylelikle özel alanı da kuşatmaktadır. Oysa, hak, özel alandaki yaşama biçimini ve tercihlerin devlet tarafından kabulü ile kendisini gösteren bir husustur.

Türkiye bu konuda daha da çaresiz bir noktadadır. Çünkü, Türkiye’de hak ve özgürlükler konusunda baskı uygulayan yalnızca devlet değildir. Aynı zamanda toplum bile olamamış cemaat bu alanda çok ciddi kısıtlamalar getirmekte ve hepsinden önemlisi, insanları ahlaki konularda öz benliklerine karşı çıkmaya zorlamaktadır. Devlet-cemaat dayanışmasının düğüm noktası hak kısıtlamalarıdır. Toplumsal muhalefetin hiç bir alanda gelişmemesinin nedeni de bu gizli, zımni dayanışmadır. İnsanların, kimliklerini, dolayısıyla da kendilerini inkar ederek sürdürdükleri yaşamın ikiyüzlülüğü onları ne kadar rahatsız eder bilinmez, ama cemaatin bundan derin ve faşizan bir haz duyduğu açıktır. Toplum, kendisinden olmayanı yok saymakla aslında kendisini hiçleştirdiğini anlayana kadar belli ki daha bir süre geçecektir. Fakat bir şeye dikkat etmek gerekir…

Demokrasi, eğer fark kavramını kendisinin bir kurucu öğesi haline getirebilirse önümüzdeki yüzyılın rejimi olmayı sürdürecektir. Bu doğrultudaki anlayış, şimdi farkın gitgide öne çıkmasına yol açmaktadır. Ama, acaba dışavurulan kimlikler, öne çıkarılan farklar, gerçekten farklı yaşama talebinin bir uzantısı mıdır yoksa, insanlar genel ahlak kabullerini ve yaşama biçimlerini içlerine sindirmenin bir yolu olarak fark kavramını mı kullanmaktadır? Bugün kadın-erkek eşcinsel dayanışmasının doğal ve kabul edilebilir bir örgütlenmenin sınırlarını aşarak tam anlamıyla çıkar ençoklaştırmasına yöneldiği konusunda çok ciddi göstergeler ve tedirginlikler vardır.

Geç yirminci yüzyılın cinsellik konusunda, tıpkı cinsiyet konusunda olduğu gibi, gütmesi gereken ana iddia farkın korunması, farkın içinde yaşamanın bir hak olduğudur. Aksi takdirde, farklı olduğunu söyleyerek, o kavramın ardına sığınarak kendilerini sistemle bütünleştirenlerin, hiç düşünülmemiş ürpertici bir başka ahlaki sapmayı gerçekleştirdikleri su götürmez bir gerçektir.

 

Hasan Bülent KAHRAMAN (3 EKİM 1997, Radikal)

LEZBİYEN FEMİNİZM -II

Feminizm lezbiyenler için, diğer kadınlar için olduğundan daha önemli bir dava olma eğilimindeydi çünkü feminizm lezbiyenlerin her şeyiydi. Heteroseksüel kadınlar haklı olarak “düşmanla yatmak” suçlamalarından alındılar, ancak eğer kadın hareketi yenilirse yeniden oynayabilecekleri toplumca onaylanmış kadın rolünden faydalandıklarını da inkar edemezlerdi. Lezbiyenlerin, sadece feminist hareketin sağlayabileceği yeni bir güvenlik ve güçlülük hissine ihtiyaçları vardı. Bu yüzden feminist harekete büyük bir şevkle katıldılar ve bu dava pek çok lezbiyenin tüm yaşamını kapladı. Lezbiyenler hareketin en radikal kanadının, kadın yaşamlarının erkekler tarafından denetlenmesine son verilmesi talebinin öncülüğünü yaptılar. Lezbiyenler yalnızca kadın kitaplarını, kadın dergilerini okudular, yalnızca kadın müziğini dinlediler. Kadınların işlettiği mekanların sürekli müşterisi olduular. Sendikalarda liderlik konumları için kadınlara oy verdiler. Cinsiyetçi reklamların üzerine “kadınları aşağılıyor” yazan pulcuklar yapıştırdılar. Çocuk kitapları ve televizyondaki cinsiyetçiliği protesto ettiler. Boykotların organizasyonunu yaptılar. Güzellik yarışmalarına karşı gösteriler yaptılar. Büyük yayınevleri için kabul edilemez olan kendi çalışmalarını basmaya başladılar. Yüzlerce kolej ve üniversitede kadın araştırmaları programları için savaşım verdiler. Bazı lezbiyenler yurttaş hakları ve Vietnam Savaşı karşıtı hareketlerin içinde çalışmaya devam ettilerse de yuvalarının kadın hareketi olduğunu hissediyorlardı.

 

1970’lerden 1990’lara Lezbiyen Feminizm

Kendileri gibi insanların çok büyük sayılarda olduğunu gören 1970’lerin lezbiyenleri monolitik (tek parçalı) bir lezbiyenlik anlayışı edinmişlerdi. Ortak paydaları lezbiyenlik olan herhangi iki kadının çok aşkın bir bağı paylaştıklarına ve başka hiç bir niteliğin ya da deneyimin bunun kadar önemli olamayacağına inanıyorlardı. Horgörülen bir kimliği seçmelerinden ötürü işaretlendiklerini bilen lezbiyenler, lezbiyen olduğunu söyleyen herhangi bir başka kadına derin ve ani bir yakınlık hissediyorlardı. Bu bağın gücü kişinin lezbiyen kimliğini yeni açık etmesinden kaynaklanıyordu. Bunların yanında ailelerinin ve dostlarının reddettiği kadınlar kendilerini yalnızca lezbiyen kızkardeşlerinin anlayabileceğini hissediyorlardı. 1990’ların lezbiyenleri zaman zaman 1970’lerin lezbiyenleri tarafından benimsenen katı giyim kuralları hakkında şaka yaparlar: Jean, bot ayakkabı, flanel gömlek ve kısa saç. Oje, ruj ve makyaj yasaktı, ayrıca sütyen giyilmezdi. Giyim tarzları hippi uyumsuzluğunu yansıtıyordu, ama daha önemlisi o, geleneksel kadın rolüne karşı bir isyan işaretiydi. Kadınlar aşıkları gibi giyinme ve görünme isteğini taşıyorlardı; androjenlik değer görüyordu. Sonradan “clone görünümü” ya da “ikiz görünümü” diye adlandırılacak olan şey bir giyim tarzından daha fazla anlam taşıyordu. Amaç lezbiyen özdeşliğini ifade etmek ve diğer lezbiyenleri ayırtedebilmekti. Psikolojik yönden de geçmişteki görünmezliklerini telafi etmek ve varoluşlarını kutlamak için aynadaki akislerine benzer imgeleri görmek onlar için önemliydi. Tüm lezbiyenler, elbetteki, bu giyim tarzını benimsememişlerdi, ancak kadın hareketinin ilk yıllarında lezbiyenlere ait bir görünümün varlığından sözedilebilir.

 

Monolitik lezbiyenlik anlayışına ilk ve en zorlu başkaldırılardan biri Cherrie Moraga ve Gloria Anzaldue’nın derledikleri This Bridge Called My Back: Writing by Radical Women of Color adlı antolojidir. Bu kitaba katkıda bulunan pek çok lezbiyen kendilerini lezbiyenliklerinin yanısıra kültürel ve ırksal kökenleriyle de tanımlamaktadır. Kitapta feminist ve lezbiyen feminist topluluklar içerisindeki ırkçılık, etkileyici bir dille anlatılmaktadır. Aynı yıl düzenlenen Ulusal Kadın Araştırmaları Birliği toplantısı ırkçılık konusunda bilinç yükseltimine ayrıldı. Lezbiyen feministler aralarındaki farklılıkların çok acılı, öfkeli ve içe işleyen yüzleşmelerle ayırdına vardılar. Adrienne Rich ve Audre Lorde ırkçılık ve lezbiyen karşıtı önyargı hakkında konuştular. Çok sayıda beyaz lezbiyen bu konferansta, onlara kusursuz bir birleştirici güç olarak görünen lezbiyenliğin göründüğünden daha karmaşık olduğunu ve tümüyle onun üzerine yoğunlaşmanın bir dereceye kadar sınıfsal bir ayrıcalık olduğunu gördüler.

 

Irkın lezbiyenliğin yaşanışında kökten bir ayrım yaratması gibi sınıf da lezbiyenler arasında ayrım yaratır. Lezbiyenler orta sınıf ve üst sınıftan olduğu kadar işçi sınıfından da gelirler. Ancak lezbiyen feminizmi yaratan yazma, konuşma, şarkı yazma ve siyasal örgütlenme bir yere kadar boş zaman ve ekonomik baskıdan özgürlük gerektirir, ki bunlar da işçi sınıfından kadınlar için değil orta sınıf kadınlar için daha ulaşılabilir ayrıcalıklardır. İşçi sınıfından kadınlar kendilerinin hergün karşılaştıkları özgelişim engelleri ve stresinden orta sınıf kadınların habersiz olduğunu ve “Kızkardeşlik Güçlüdür” benzeri sloganların gözden sakladığı farklılıklar üzerinde orta sınıf kadınların düşünmek istemediklerini görmektedirler. Örneğin bazı çalışan kadınlar için işyerinde açığa çıkmak ulaşılmaz bir lükstür. Bunun yanında kadın konserleri, kitapları, toplantıları ve kutlamalarının maliyeti onları çoğu zaman dışarıda bırakılmış hissettirmektedir.

 

Ancak tüm bunlara rağmen işçi sınıfından kadınlar lezbiyen feminizmin ilk günlerinden bu yana en önde mücadele vermişlerdir. –Örneğin şair Judy Grahn ve Pot Parker, roman yazarı Rita Mae Brown, üniversitelerde lezbiyen feminist adacıkları yaratan kadın araştırmaları öğretim üyelerinin pek çoğu işçi sınıfı kökenlidir. Adın yayıncılığının 1970’lerin başındaki çok küçük bir girişimden 1990’ların ulusal ölçekte bir yazar, yayıncı, editör, dağıtımcı, aracı ve eleştirmen ağına gelişiminde işçi sınıfından kadınlar büyük rol oynamışlardır. Emekçi lezbiyenlerin çabası kadın müziğinin ufak bir dinleyici grubu için seyrek bar konserlerinden, gücü her yıl yapılan Michigan Kadın Müziği Festivalinde ortaya çıkan, büyük bir endüstriye dönüşmesine yardım etmiştir.

 

1980’lerin lezbiyen toplumunda ırk ve sınıfın yanısıra başka ayrımlar da ortaya çıkmaya başladı. Yahudi lezbiyenler öykülerini Nice Jewish Girls adlı antolojide derlediler; lezbiyen anneler bir araya gelmeye başladılar; özürlü lezbiyenler konuşmaya ve yazmaya başladılar. Katolik lezbiyenler kendi organizasyonlarını kurdular. Lezbiyenler köklerini aramaktaydılar. Lezbiyen kimliği artık tek başına yeterli gelmiyordu. Batı kıyısında çok sayıda lezbiyen budizme döndü. Yaşlı lezbiyenler 60 yaşın altındakileri dışarda bırakan konferanslar düzenlediler. Terapi grupları popülerlik kazandı. Lezbiyen feminizm tüm bu gelişmelerce parçalanmış görünmekteydi; 1970’lerin yüce ruhlu birliği ve militanlığı yitip gitti. Bazı lezbiyenler 1980’lerde pek çok lezbiyenin kendi iç dünyalarıyla daha çok meşgul olmalarından yakınmaktadırlar. Diğerleri içinse lezbiyen feministerin zaman içinde değişmeleri ve feminizm tarafından kendilerini geliştirmeleri için teşvik edilen kadınların bu sürece 1980’lerde, siyasal örgütlenmenin zararına da olsa, devam etmek istemeleri kaçınılmazdı.

 

1990’ların daha üst düzeydeki konumundan bakıldığında 1970’lerin gayretkeş kamusal lezbiyenliği, kadın özgürleşmesinden esin alan radikal aktivist lezbiyenlikten ayırmak için bazen “yaşam tarzı olarak lezbiyenlik” diye adlandırılan daha az politik ve daha özel bir hareketin izlediği görülür. Lezbiyenlik sarsıcılığını yitirdikçe ve bazı büyük kentlerle üniversite kampüslerinde ustalıkla savunuldukça ve hatta yüceltildikçe, yeni gelenler lezbiyenliğin saflarına katılmak için radikal bir öfke duymak zorunda hissetmediler. Daha önce kadın hareketinde yer almamış, 1980’lerde lezbiyenliğe yeni adım atan kadınlar çoğunlukla kendilerini baskı gören bir gruba aitmiş gibi görmediler ve bu yüzden politik örgütlenmelere katılmadılar. Bu kadınlar kendilerini daha çok sosyal gruplara katılım üzerinden geniş bir lezbiyen toplumuyla tanımlama yönelimindeydiler. Diğer lezbiyenler siyasal olaylardan haberdar, ama etkin değildiler. Radikal lezbiyenliğin 1980’lerdeki gerileyişi “Reaganizm’in tarihi yakınsaması, lezbiyen feminist etkinliklerin eskimesi, lezbiyen topluluklar içerisinde bölünmelerin olması ve yeni bir şeylere duyulan arzu” ile açıklanmaktadır.

 

Yeni bir şeylere duyulan arzu 1980’lerde pek çok biçimde ortaya çıktı. Bazı lezbiyenler kırsalda yaşamak için büyük kentleri terkettiler. Anne olmamaya karar vermiş olanlar yapay döllenme olanaklı hale gelince seçimlerini gözden geçirdiler. Açık lezbiyenlik fabrika, şirket ve okullardaki işleriyle bir arada gidemediği için bazıları kendi işlerini kurdular. 1970’lerde tekeşlilik dışı yaşamı sağlıklı lezbiyenlikle bir tutan bazı lezbiyenler 1980’lerde tekeşli birlikteliklere girdiler. Ailelerini uzun zaman önce terketmiş olanlar Katolik Kilisesi içinde radikal bir akım olan kadın kilisesi; tanrıça maneviyatı (yaşamlarını onurlandırmak için kadınlarca yaratılmış gelenekler, inançlar ve törenler için kullanılan bir terim); gay sinagoglar; liberal Protestan cemaatler içerisindeki gay gruplar; ve bir gay kilisesi olan Metropolitan Cemaati Kilisesi gibi alternatif maneviyat biçimleri keşfettiler. Bazı lezbiyenler ise sadık materyalistler olarak kaldılar. Bu birbirinden farklı seçimlerin altında yatan etken lezbiyenliğin bir başına, lezbiyen feminizmin ilk günlerinde göründüğü gibi, kişinin tüm duygusal, psikolojik ve manevi gereksinimlerini karşılayamayacağının anlaşılmasıdır.

 

1980’lerde radikal lezbiyen feminizm gerilese de, geniş ölçekli lezbiyen feminist hareket ivme kazandı. Bunun sebebi lezbiyen feminizmin yükselen sağ dalgayı atlatması ve 1980’lerde açığa çıkan pek çok kadının yeni organizasyonlar oluşturmasıydı. Onu seçen kadınlara sıradan ve normal göründüğü ölçüde lezbiyenlik, sadece birbirlerinin oturma odalarında buluşan ya da barlarda eşdost edinen bir avuç kadından çok bir kurum, Amerikan yaşamının bir demirbaşı haline geldi. Bir zamanlar büyük ölçüde kentsel bir hareketken, 1980’lerde lezbiyen feminizm küçük kasabalara ve ülkenin kırsal bölgelerine yayıldı. Buna rağmen büyük kentlerin dışındaki lezbiyenler hareket içinde genelde daha alt bir profile sahiptiler. 50 yaşın üstündeki kadınlar lezbiyen etkinliklerinde eskiye göre çok daha sık görünmeye başladılar. 1980’lerde yeni yetme lezbiyenlerin açığa çıkmaları daha kolaydı çünkü lezbiyenlik üzerine bilgi daha önceki zamanlara göre çok daha ulaşılabilir hale gelmişti.

 

Lezbiyen Ayrılıkçılık

1990’larda iki tür lezbiyen feminizm tanımlanabilir. Kendileri için egemen Amerika ile bir şekilde hem bağlantılı hem de ondan ayrı bir yer bulanlar ve ayrılıkçılar diye tanınan daha radikal kadınlar. Bu farklılığı açıklamanın bir yolu şudur: İlk grup feminizmi ideoloji olarak benimserken ayrılıkçılar lezbiyenliğin kendisini bir ideoloji haline getirmektedirler.

 

1960’ların sonunda ya da 1970’lerin başında açığa çıkan pek çok lezbiyen feminist o yıllara göre politik yönden daha az etkin hale geldiler. Feminizme bağlı kaldılarsa da, bir zamanlar olduğu gibi- feminizm artık tek kaygıları olmaktan çıkmıştı. Ayrı bir neden bu kadınların 1950’li yıllarda olanaklı olandan daha iyi işlere sahip olmaları ve çalışmanın enerjilerinin büyük bölümünü alıp götürmesidir. Bir başka neden ise basitçe kadın hareketinin başladığında olduklarından yirmi yıl daha yaşlı olmalarıdır. Bunların yanında çok sayıda kadın, önemli bir bağ olabilse de, politikanın paylaşılan merkezi etkinlik olmadığı birliktelikler kurmuştur. Bu kadınların politik enerjileri sıkça çevre kirliliği kaynaklı (çeşitli kimyasal duyarlılıklar) hastalıklar ya da Amerikan kadınlar arasında göğüs kanseri salgını gibi daha yeni sorunlara yöneldi. Sansür, ormanların korunması veya yaşlılık da lezbiyenlerin üzerinde çalıştıkları konular arasındadır. Amerika Irak’ı bombalamaya başladıktan sonra binlerce lezbiyen feminist savaş karşıtı gösterilerde yer aldı. Geçmiş yirmi yılın toplumsal değişimlerinin lezbiyenlere lezbiyenliklerini yaşamlarının diğer yönleri ile bütünleme olanağı vermişti. Lezbiyenlik bir zamanlar olduğu gibi lezbiyenlerin tek ayırıcı niteliği değildi. Bu lezbiyen feministlerin bir çoğu kendilerini bir yere kadar gay özgürleşme hareketiyle tanımlarlar.

 

Diğer kadınlar için se yaşamlarına dair en önemli tek şey lezbiyen olmalarıdır. Her yaştan ve farklı geçmişlere sahip kadınlar bu görüşü benimsemekte ve pek çoğu kendilerini ayrılıkçı olarak tanımlamaktadır. “Ayrılıkçı” sözcüğü bu lezbiyenlerin kendilerini olanaklı her yolla gay erkekler de dahil olmak üzere tüm erkeklerden ve heteroseksüel kadınlardan uzak tuttukları anlamına gelir. Ayrılıkçılar zaman zaman politikalarını onaylamadıkları lezbiyen feministlerle de ilişkilerini kesmektedirler. Benzer biçimde ayrılıkçılar koalisyon kurmaya da –örneğin solcularla ya da pasifistlerle- inanmamaktadırlar. Ayrılıkçılar sadece lezbiyen gruplarının lezbiyen sorunlarına öncelik tanıyacağına ve lezbiyenliğin hayatta kalmasının yolunun onu tek dava olarak görmek olduğunu söylerler. Ayrılıkçılar için lezbiyenlik bir ideoloji gücüne sahiptir. Bunun sonucunda bu akımın kuramcıları bir çok lezbiyen feministin kişisel ilişkilere büyük önem vermelerinin hatalı olduğunu düşünmektedirler. Örneğin The Social Construction of Lesbianism (Lezbiyenliğin Toplumsal Kuruluşu, 1987) adlı kitabında Celia Kitzinger lezbiyenliğin özündeki anlamının kişisel cinsellik değil politik bir duruş olduğunu söylemektedir. Lezbiyenliğin ereği ataerkiyi yıkmaktır; onu kişisel bir seçim sorunu olarak göstermek lezbiyenliği depolitize eder (siyaset dışına taşır). Bu yüzden Kitzinger için lezbiyenliği kabul eden ama kişisel mutluluk ve doyumu vurgulayan liberal sosyal bilimciler, lezbiyenliğe hastalık diyen homofobik öncelleri kadar şüphelidirler.

 

1970’lerde ayrılıkçılığın popülerliği toprak kolektifleri, yayın kolektifleri, alternatif iş alanları ve lezbiyen kaynak merkezleri gibi organizasyonlar üzerinden radikal bir kadın kültürünün yaratılmasına yol açtı. Lezbiyenler ilk kez kendileriyle duydukları gururu ve kendileriini diğer lezbiyenlerle tanımlama hislerini destekleyen neredeyse tümüyle lezbiyen bir dünyada yaşayabiliyorlardı. 1970’lerde ayrılıkçı olan kadınlardan bazıları sonrada hareketten ayrıldılar, ancak kalanlar sıkı bir şekilde bağlılıklarını korudular. 1990’larda ise ayrılıkçılar lezbiyen feminizmin en yetkin sözcüleri arasındadırlar. Ayrılıkçılarla diğer lezbiyen feministler arasındaki farklılıklar önemlidir, ancak zaman zaman bu farklılıklar bir tonlama sorunu olarak görünmektedir. Erkek egemenliğine duyulan öfkenin sesizce ya da hiddetle ifade edilmesi, örneğin. Aralarındaki farklılıklara karşın tüm lezbiyen feministler kadın deneyiminin norm alındığı ve aile, kilise, devlet gibi kurumları heteroseksüelliğin dayatıcıları olarak görüldüğü radikal bir kültüre aittirler.

Margaret CRUİKSHANK

Çeviren: Selçuk

ŞİİRLER

ŞAKİR /İstanbul (Lambda İstanbul)

 

Hüzün Yüzünde Saklı

Tanıştık

Sahte isimler söyledik birbirimize

Gülüştük

Sevişmek kısmet olmadı

Yalandılar söyle

Yalandılar gözlerinin ikisi de

Oynak bir günde

Şehvetli anlarını yaşarken gecenin

Tanıştık

Gülümsedin önce

Söndürdü gök ışıklarını

Semayı dolandı gözlerin

Ve sen bir bedene açtın tüm kapılarını

tesadüf neden oldu tanıştık gülüştük

savaşmadık da valla

Mehter adımları yanaşıyor kulaklarıma

Utanç izleri salınıyor yanaklarıma izinsiz

Yine gece

Etini satıyor

Gelgeç bedenli biri

Gözünü sevdiğim

Bal ile yoğurdu anan seni

İffete ibret diye gelmedin ki dünyaya

yazıktır etme

Ama

yavandı gece

yalandı sözlerin

gözlerinin ikisi de

Saat onikiye varıyordu

Yağızım yola çıktı köyünden

İki öküz dört yüreği bırakıp

Haydarpaşaya doğru

Derin bir sesizlik hastane odasında

Anlamsız

Veda ediyor ana rahmine bir kız çocuğu

Bütün pavyonlar nöbette

Pezevengler işbaşı

rt kollular uzanmış musallamın taşına

İkinci uykusunda kapitalist

Kiminci umrunda ademin torunu

Kim çözer

Bu çapraz bulmacayı

Yalanlarıyla

Vakti geldiğinde

Plastik bedenlerden ayrılmanın

Biri çiçek pasajının orta yerine kustu

İki araba dayağa mahkum

Hesaba muhalefetten biri

Sen sıyrılıp günahlarından

Adem oldun tanıdığım gün gibi

Bir sonraki geceye kadar

Namusa büründü şehir

Ama yavandı gece

Yalandı sözlerin

Gözlerinin ikisi de

 

Edebin Türküsü

 

Karanlık ve izbe sokaklarda dolaşıyorum

soluğumu tutmuşum

endişeden

Soğuk ter boşanır sırtımdan

damla damla

adımlarımı saymakta biri

dört yanımdan dört gözüyle

biri beni gözlemekte

 

Kaptırıyorum bakışlarımı

sokak lambasının beyaz saldırısına

ürkek adımlarım

adi bir suçlu gibi hissediyorum kendimi

 

az ötede

köşe başında

edepsiz sözler dökülüyor

bir sermayenin ağzından

Kızarıyor kulaklarıma kadar yüzüm

yalnızım şimdilik

yaşıyorum edebin ağıdını

 

Adımlarım

sonuna yaklaştırırken ölümün

gür sakallı bir adam

girizgah maksatlı

saati soruyor önce

çeyrekli bir şeyler söylüyor dilim

ağzımda acı tatlar

Son sigaram seçim kaldırımına yapışıyor.

Kimbilir

Kaç çeyrek yaşadım böyle

ve kim bilir

kaç çeyrek geçti bu dünyadan

 

Sevmediğim şarkıları mırıldanıyorum

aheste düzensiz

makamını bilmediğim

sözlerini ben yazmadım

ama ben yaşadım bunları

hem bir gecede

CİNSİYET SINIRLARININ ÖTESİ

 

Lezbiyen, Marksist, Musevi: Amerikalı yazar ve transgender hareketi aktivisti Leslie Feinberg geçtiğimiz ay Almanya’daydı.

 

Lezlie Feinberg 1960’lı yıllarda US-Amerika’nın küçük kentlerinden birinde coming-out’unu yaşarken, Feinberg gibi kadınlara he-shes denmektedir. Bu çifte kişi adılı, toplumun, bu kadınların hangi cinsiyet grubuna ait olduklarının ilk bakışta saptanmamasına ve kendilerine dikte edilen kadın görünümüne baş kaldırışa verdiği cevaptır. Stereotip’e uymayan bir kadın görünümü 35 yıl öncesinin Amerikan toplumunda “en pozitif” tepki olarak rahatsızlık uyandırır; “en negatif” tepki olarak da korkuyu, aşağılanmayı, hakareti, hırpalanmayı, dayağı, cinsel tacizi, yaşama hakkının elinden alınmasını getirir beraberinde. (35 yıl sonraya, bugüne baktığımızda, durum çok mu farklıdır sanki?)

 

Feinberg yaşadıklarını, kısmen otobiyografik olan Stone Butch Blues adlı romanında anlatıyor. ABD’de 1993 yılında yayınlanan roman, lezbiyen/gay hareketinin başlamasından önceki dönemin yaşam hissini en ince ayrıntısına kadar büyük bir titizlikle anlattığı için, ABD’de kısa süre içinde “kült roman” derecesine yükselivermiş. Almanca çevirisinin 1996’da yayınlanmasından sonra aynı fenomen burada da gözlemlendi. Ve nihayet Leslie Feinberg, Berlin, Dresden, Frankfurt vs. gibi kentlerin ardından geçtiğimiz hafta Hamburg’a da geldi.

 

Stone Butch Blues’un başkişisi Jess Goldberg, musevi bir işçi ailesinin “kızı” olarak New York eyaletinin Buffalo kentinde büyür. Kendini bildi bileli peşini bırakmayan bir soru tüm yaşamının merkez noktasına oturur: “Sen kız mıısın, erkek misin?” 12 yaşında babasının elbiseleri içinde ayna karşısındayken anne ve babasına yakalanmasının ardından üç haftalık bir psikiyatri deneyiminden de kurtulamaz. 15 yaşında evden kaçar ve fabrikalarda bulduğu her türlü işi yaparak hayatta kalmaya çalışır. Lezbiyen barlarında, erkek giysileri giyen ve fabrikalarda “erkek işi” yapan başka he-shes’lerle tanışır. Zaman, polislerin lezbiyen-gay barlarını bastıkları, terörlerini en acımasız metodlarla estirdikleri zamandır. Bu terörün en büyük bölümü butch’ların payına düşmektedir; polisler kendilerine dikte edilen kadın rolünü oynamayı reddeden butch’ları –o zamanki yasaların da arkalarında bulunmasıyla- götürdükleri karakollarda döverler, akla gelmeyecek yöntemlerle aşağılarlar, keyiflerinin istediği müddetçe gözaltında tutar ve butch’lara keyiflerinin istediği gibi tecavüz ederler.

 

Daha sonraları 1960’ların sonunda, New York’taki bir eşcinsel barında polislere karşı ayaklanan bir eşcinsel grup lezbiyen/gay hareketini başlatacaktır ama, taşrada butch olmak, hâlâ marjinal bir konumdur. Butch olarak artık hiç bir iş bulamaması, yaşadığı hayatın –sevgi ilişkilerinde de- acıdan başka bir şey getirmemesi ve polislerin sürdürdükleri korkunç takibin baskısı altında roman kahramanı kararını verir: Erkeklik hormonları almaya başlar ve ameliyatla göğüslerini aldırır. Belli bir süre sonra dış dünya tarafından erkek olarak algılanmaya başlar. On yıl boyunca kadın ruhunu erkek bedeninde hapsetmek zorunda kalır, ta ki, günün birinde böyle devam edemeyeceğinin farkına varıp hormonları kesinceye dek

 

Feinberg bugün geriye dönüp baktığında, insanın kendi BEN’ini toplumsal baskılar altında istediğinden başka bir forma sıkıştırma eylemini insanlık dışı bir olgu olarak niteliyor ve bugün Transgender Hareketi içinde yer alıyor. Bu hareketin içinde travestiler, transeksüeller ve egemen cinsel rollerin çizdiği sınırlara karşı çıkan bütün insanlar birbiriyle buluşuyor. Feinberg ve yoldaşları cinsiyet rolleri sınırlarının ortadan kalkması ve bunun toplum tarafından kabul görmesi için savaş veriyorlar.

 

Feinberg, ikinci kitabı Transgender-warrior’da, cinsiyet rollerinin tarihin akışı içinde nasıl değiştiğini araştırıyor. Ve bulgusu: Antik dönemin bir çok toplumunda cinsiyet rolleri birbirinden bugünkü denli kesin çizgilerle ayrılmıyordu, daha çok içiçeydi; transgender insanlar saygı görüyorlardı. Önce, erkek-egemen toplum yapısının, daha sonra da kapitalist sistemin hükümranlığı altında, bugünkü sınırlara gelindi. Bu tezde, Feinberg’in aynı zamanda marksist kişiliği de ön plana çıkıyor. Feinberg, 20 yıldan beri World Workers Party üyesi ve aktivisti. Son olarak, yakın dönemde musevi kökeniyle de hesaplaşmaya başladığını anlatıyor

 

50 yıllık yaşamı bir acılar ve kavgalar yumağı olan, ama her şeye rağmen gözleri hâlâ parıl parıl parlayan, sinmemiş, bayrağı en ön saflarda hâlâ elinde taşıyan bizleri arkasından yürümeye yüreklendiren bir butch geçti Hamburg’dan.

 

SİBEL TÜRKER/HAMBURG EYLÜL 1997

YALNIZLIĞIN BÜYÜSÜ

EŞCİNSEL İÇİN

MUTLULUK OLABİLİR

Edebiyatda, sinemada ve genel olarak sanatda eşcinsellerin yalnızlıkları hep ön plana çıkarıldı. Mutsuzlaştırılarak sunuldu. Oysa kendi yaşamımı örnekleyecek olursam ne zaman kendimi yalnızlığın doruklarında hissetsem bir büyü karşıma birini çıkarırdı. Doyasıya sevgiyi, cinselliği, her şeyiyle eşcinselliğin kendine özgü güzelliğini yaşarım.

Tatil anlayışımın beni sürüklediği bir yer var; Kıyıköy. Kırklareli’ne bağlı doğal ve tarihi SİT alanı bir orman köyü. Turizm yeni gelişmekte. (Keşke hiç gelişmeseydi) Kilometrelerce uzayan ormanın içine bütün uyarı tabelalarını yok sayarak çadırımı kuruyorum. Yiyecek almak için köye indiğimde çadır yerimi köylülere söyleyince şaşkınlıktan neredeyse aptallaşıyorlar. Bilimum vahşi hayvan ve yılanlar varmış. Üstelik de yapayalnız olmam onlarda şok etkisi yapıyor. Halbuki benim çok kesin bir doğa kuralı olarak bildiğim şeyi bilmiyorlar galiba. Hiç bir vahşi hayvan kötülük göreceğini hissetmeden insana saldırmaz. Hiç korkmuyorum. Tesadüfen köyde bir düğün var o gece. Halbuki düğünler beni hep mutsuz yapar. Ödünç alınmış veya kiralık gelinlik giyindirilip yaşamı bulaşıkla, çamaşırla, erkek dayağı ile geçecek kızlara içim acır. Bir de gencecik bir delikanlıyı yaşlı bir adama dönüştürür üzülürüm. Ormanda kıpkırmızı bir alacalık oluştu, hava kararmak üzere. Düğünden Trakya yöresine özgü türküler kulaklarıma geliyor. Yalnızlık hüznünü yaşıyorum. Yoğun olarak. Teselliyi gökyüzünde bulmaya çalışıyorum. İnanılmaz sayıda yıldızları seyrediyorum. Hemen yanıbaşımda dereden kurbağa sesleri geliyor. Ve gelen başka bir ses fenerimin ışığından dolayı bana doğru ilerliyor. “Özür dilerim, yardım edebilir misiniz” diyor. Ben bu sesi tanıyorum. Fakat ihtimal veremiyorum. Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde modellik yaparken çok heyecan duyduğum fakat bir türlü ortam nedeniyle bağ kuramadığım neredeyse onun için acı duyduğum sevgilimin sesi. Gözlerime inanamıyorum. Sarılıyoruz birbirimize. O sanki yıllarca bir bedene bakıp gitmenin özlemini gideriyor. Çılgınca sevişiyoruz. Ben o anda ilkel komünalarda yaşayan iki eşcinselin yaşadıklarını hissediyorum. Ne kurallar, ne tabular ne de mutsuzluk var. Yaşadığım tüm ilişkiler içinde beni sarhoş eden çok az şey anımsarım. Hepsinin telafisini yaşıyorum. Eşcinsel olduğum için benim tanrım doğaya dua etmek istiyordum. Sonra o benim ilahım ben de onun ilahıydım o gece. Hani hep söylerler ya “nasıl sabah oldu anlamadım” diye. Yanımızdan bir koyun sürüsü çıngıraklarıyla geçerken, bana geçen yılki tatilimde her sabah süt bırakan küçük utangaç çobanım uyandırdı bizi. Küllenen ocağın başında uyumuş kalmışız. İnsan yaşamı boyunca böyle bir tesadüf güzelliği kaç kere yaşar bilemem. Fakat bildiğim çok net bir saptama var; biz kendi cinsini seven insanlar yalnızlıktan korkmayalım. Unutmayalım ki bizi partnerimizle bağlayan şey biraz da olsa yalnızlığımız. Sürüden ayrılmışlığımız. Büyük mutluluklar, yaşanılan acılardan sonra gelebilir. Tıpkı karanlıkların ardından gelecek özlediğiniz bir sabah gibi.

 

ALİ KEMAL YILMAZ/İSTANBUL